BİR YOLCU GİBİ

Bir ayağı içeride bir ayağı eşikte yaşamalı insan
Vedayı gün gün yeşertmeli gözünde
Pamuk ipliğiyle bağlıyız dünyaya
Ha koptu ha kopacak kim bilir
Bir ayağı burada bir ayağı orada yaşamalı insan

Gözlerini ne geçmişe ne de geleceğe dikmeli
Oturup yaşadığı âna su dökmeli insan
Yeşertmeli kalbinden başlayarak çevresini
Bir gölge olsun için hem kendine hem insanlığa
Gözlerini yaşadığı âna dikmeli insan

Aynalarla her zaman dost olmalı insan
Hem dünyanın hem kendinin sırrına vakıf olmalı
Geçmesini bilmeli aynaların sırlı yüzüne
Defterini kirlerden arındırmasını bilmeli
Son menziline ulaştırsın diye atına su vermeli insan

Yalnızlığı gül bahçesine çevirmeli insan
Oturup kalbiyle komşu olmasını bilmeli
Çağırmalı bahçesine dünyanın bütün kuşlarını
Kalbini de katıp onların yanına
Dünyadan bir kuş olup gitmesini bilmeli insan

Hazinelerini iyi kullanmalı insan
Eşinden dostun daha ileri kelimeler edinmeli
Onlarla ulaşmalı insanlarının kapısına
Onlarla çıkmalı Yaratanının karşısına
Kelimelerine sevaplar yüklemeli insan

Kapısını hep aralık tutmalı insan
Doğan güne de güneşini örten ölüme de
Elleri titrememeli ölüm yazarken mısralarına
Dili sürçmemeli kendi ölümünden söz ederken
Bir eli hayatta bir eli ölümde yaşamalı insan

Cemil Erdem

yagmurdergisi.com.tr

şiirler kategorisinde yayınlandı. 3 Yorum »

ALLAH’IN ADIYLA BAŞLAMAK

İnanan insanlar her olayın Yüce Allah’ın izniyle gerçekleştiğinin ve yaşadıkları sıkıntı, çaresizlik ve endişelerden kendilerini kurtaracak tek gücün Allah olduğunun bilincindedirler. Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na ‘gönülden boyun eğmiş’ bulunuyorlar. (Rum Suresi, 26) ayetiyle bildirildiği üzere evrendeki her şey O’na teslim olmuştur. Yüce Allah, “…O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez…” (Enam Suresi, 59) ayetiyle yeryüzündeki sayılamayacak yapraktan her birinin dahi yalnızca Kendi izniyle yere düştüğünü bildirerek, her olayın ve her varlığın Kendi kontrolü altında olduğunu haber vermektedir. Tek dost ve yardımcı olan Rabbimiz’dir ve Allah’ı anmaktan kaçınan kişiler bu nedenle yapayalnız ve yardımcısız kalırlar.

İnsanın yaşadığı sıkıntı, endişe ve korkulardan kesin olarak kurtulabilmesi, her işe Yüce Allah’ın adıyla başlamasına bağlıdır. O’nun adıyla başladığı ve O’nun hoşnutluğunu amaçlayarak yaptığı her iş, hem dünyada hem ahirette kazanç getiren bir ‘salih amel’ olacaktır.

İnsanların çoğu ise ancak bir musibet, bir felaket geldiğinde ve zorluk zamanlarında Allah’ı anarlar. Çünkü güçsüz ve çaresizdirler ve bulundukları durumdan kendi çabaları ile kurtulamayacaklardır. Her durumda Allah’ın yardım edeceğini bilmek ve Allah’ı anmak, insanı huzura ve sonsuz mutluluğa kavuşturacak önemli bir imani sırdır. Kuran’da kıssası anlatılan Hz.Yunus’un, kendisini yutan balığın karnında Allah’ı çokça anması, oradan çıkarılmasına vesile olmuştur:

Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı.

Eğer (Allah’ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı, Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı. (Saffat Suresi, 142-143-144)

 Birçok insan Allah’a dönüp yönelmek yerine, ‘şans ya da tesadüf’ gibi kavramların sayesinde işlerinde başarı kazanacaklarını zannederler. Bunun için de birbirlerine “iyi şanslar“ diler, bazı olayları “tesadüfen” yaşarlar. Bir başka yardımcıları da ‘uğurlu sayıları’ ve ‘uğurlu giysileri’dir. Allah’ın üstün gücünü ve kudretini kavrayamayan bu kişiler, bu gibi kavramlardan ya da nesnelerden yardım beklerler. Bu kimselerin ruh halleri ve yanılgıları Kuran’da “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilahlar edindiler. ” (Yasin Suresi, 74) ayetiyle bildirilmektedir. Oysa Allah’ın dışında canlı ya da cansız hiçbir varlık insana yardıma güç yetiremez. Kulluk da, dua da, şükür de yalnızca Allah’a olmalıdır:

“…Gerçek şu ki, sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah’ın Katında arayın,O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Siz O’na döndürüleceksiniz.” (Ankebut Suresi, 17)

İnsan her durumda, ihtiyaçlarını karşılayabilecek tek güç sahibi olan Rabbimiz’e yönelmeli, O’nun hoşnutluğunu gözetmeli ve O’nun adıyla hareket etmelidir. Attığı her adımda hamd eden ve herşeyi Allah için yapan kişi, ne küfre girer, ne de harama girer. İşte o zaman tatmin bulur ve batınında da cennet benzeri bir hayat yaşar.

Bediüzzaman Said Nursi, Allah’ın adıyla hareket etmenin öneminden şöyle söz etmektedir: “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın (varlıklar) Lisan-ı hâliyle (hal dilleriyle) vird-i zebânıdır (sürekli okumaktadırlar). Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki: Senin nihayetsiz Aczin ve fakrın (muhtaçlığın), seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip (bağlayıp) Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet namına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı (korkup-çekinmesi) kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır. Her bir nebat (bitki) ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillah der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah namına, Rahman namına der, her şey ona musahhar (esir) olur. ” (Risale-i Nur, Sözler 1. söz)

Kişiye başladığı işi bitirebilmesi için gerekli olan kuvveti Allah verecektir. Bunun için her şartı hazırlayan Rabbimiz’dir. Çünkü “…Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın Katındandır. ” (Al-i İmran Suresi, 126) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’ın adıyla başlayan insan, başarıyı sonsuz güvendiği Allah’tan umut edecektir.

Her işe Allah’ın adıyla başlamak, insanın günlük ihtiyaçları olan yemek yemeyi, su içmeyi, temizlik yapmayı ibadete dönüştürür. Örneğin yemek yiyen insan, kendisine bu nimeti verenin Allah olduğunu hatırlar ve şükreder. Allah rızası için, O’nun adıyla başlanan ve samimiyetle yapılan büyük ya da küçük her işin, hayra, güzelliğe, sağlığa ve arınmaya vesile olması umulur.

Müminler Allah’ı çokça zikretmekle sorumludurlar. Allah’ın adını anarak hareket etmeleri Rabbimiz’in bu buyruğunu yerine getirmelerine vesile olur. Her işinde Allah’ı anan kişi, Allah’a olan yakınlığını artırabilir. Gündelik yaşamında yaptığı her şeyin hayırlara vesile olacağını bilir. Ayrıca, “Öyleyse (yalnızca) Beni anın, Ben de sizi anayım; ve (yalnızca) Bana şükredin ve (sakın) nankörlük etmeyin.” (Bakara Suresi,152) ayeti gereği Allah da her an kendisiyle olacaktır.

Aldığı ilk emir “Yaratan Rabbin adıyla oku.” (Alak Suresi, 1) olan mümin her durumda kovulmuş şeytandan Allah’a sığınır ve O’nun adını anar. Ancak bunu alışkanlık gibi değil, şuur açıcı bir şekilde yaparak Rabbine daha da yakınlaşmanın yollarını arar.

Elif ALACA

habervaktim.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. 3 Yorum »

HAŞHAŞLI REVANİ

hashaslı revani

MALZEMELER

3 adet yumurta

1,5 su bardağı un

1 su bardağı irmik

1 su bardağı sıvı yağ

1 su bardağı süt

1 su bardağı haşhaş (mavi, tohum halinde)

1 paket kabartma tozu

İsteğe göre 1 paket vanilya

Şerbeti için

2 su bardağı şeker

3 su bardağı su ve

Servis yaparken  krem şanti

YAPILIŞI

Öncelikle şeker ve su ile şerbetini  hazırlayın ve soğumaya bırakın.Yumurta ve şekeri çırpın.Sıvı yağ ve sütü ilave ederek karıştırın.Ardından un ,irmik,kabartma tozu ve haşhaşı ekleyin.Mikser  kullanıyorsanız haşhaşı ekledikten sonra  kaşıkla karıştırın.Yağlanmış tepsiye dökün.Üzeri kızarana dek pişirin.Fırından çıkardıktan bir iki dakika sonra soğuk şerbeti  üzerine gezdirin.Şurubunu çekince servis yapabilirsiniz.Ama bir sonraki gün daha lezzetli oluyor.Ben ikinci  kez yaptım.Hafif bir tatlı ,denemenizi  tavsiye ederim.Afiyet olsun.

tatlılar kategorisinde yayınlandı. 1 Yorum »

FARKINDALIK

farkındalık

Allah’ın sahip ve hükümran olduğu şu dünya ve hayatında, bütün gayret Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olması gerekirken, bizlere ne oluyor ki nefsimizin kavgasına tutuşmuşuz?

Her şeyi geride bırakıp gidecekken, neden -sahip olmaklık uğruna- ebedi düşmanlıklar peşindeyiz?

Allah’ın hükümranlığında kullar olmak lazım gelirken, neden kula kulluk kavgaları içindeyiz?

Farkındalık kelimesi; o güne kadar gözümüze çarpmayan bir şeyin tarafımızdan fark edilmesi veya çoktandır iç içe, yan yana olduğumuz bir şeyin farklı yönlerini anlamanın ifadesi olarak çıkmaktadır karşımıza. “Farkında mısın?” şeklinde başlayan cümleler kurmuş veya duymuşuzdur birçoğumuz.

Bedîüzzaman Hazretleri, insanın dünyaya talim ile tekemmül etmek üzere gönderildiğini söylerken, aslında bu kelimenin de kapısını aralamış olmaktadır. Zira insan, bilmeyen olarak geldiği dünyada, her şeyi tek tek fark etmek zorundadır. Her şeyi ya bizzat fark edecek veya fark ettiğini zannettiği insanları takliden o şeyi anladığını varsayacaktır. Anladığını varsaydığı şeyi öyle kabul edecek ve ona karşı kendisinde bir tavır geliştirecektir. Mesela ateşe elini sokmayacaktır veya suya girecek fakat yüzme kurallarına dikkat edecektir.

Gördüğümüz, tanıdığımız, anladığımız şeyler, elbette sadece bizim bildiğimiz ve anladığımız kadarıyla sınırlı değildir. Bir zaman bir arkadaş “Ateş ne yapar?” diye sormuştu. Ben de “Yakar” diye cevap vermiştim. Çünkü içine attığım bir şeyi yakıp kül ediyor, elimi soktuğumda ise elim yanıyor ve canım acıyordu. Fakat o “Hayır! Ateş yakmaz” dedi. “Nasıl olur? Biliyorum ki ateş yakar. Gözümle görüyorum ki, yakıyor. Nefsimde yaşıyorum zira elim yanıyor” dedim. “Doğru” dedi. “Dediklerin gibi oluyor. Fakat ateş, Allah dilediği müddetçe yakar. Eğer o dilemezse yakmaz. Yani yakıcılık hususiyeti ateşin bizzat kendisinde yoktur. Yakan, Allah’tır ve ateşi vesile kılar” deyince, “Allah Allah!” demekten kendimi alamadım.

Sonrasında tefekkür ettikçe gördüm ki, o arkadaşım sözlerinde ne kadar haklıymış. Zira ateşe su döktüğümde sönüyor, önüne gelen her şeyi yakamıyordu. Demek bizzat kendisine ait bir özellik değildi yakıcılığı. Hadd-i zatında ateş, birisinin var etmesiyle vardı. Diğer bütün ateşler de ve yakıcılıkları da önümdeki ateşi var edene aitti.

Peki su! Su kime aitti acaba? Ya sudaki özellikler, onlar nereden gelmişlerdi? Üzerine döktüğüm ateşi söndürüyordu. Ateşe malzeme olan oduna yani ağaca hayat oluyordu. Ateşten ya istifade eden ya da sıkıntı çeken bana dahi, hayat kaynağı hükmünde idi. Üzerinde yaşadığım dünyanın üçte ikisi onunla kaplıydı. “Evet” dedim kendi kendime. “Ateşin sahibi suyun da sahibidir.” Suyun sahibi ağacın da sahibidir. Ağacın sahibi benim de sahibimdir. Benim sahibim dünyanın da sahibidir. Zira her şey birbiriyle alakadar ve birbirini tanıyor ve hükmünü icra etmekte herhangi bir zorlukla karşılaşmıyordu. Hoş bir heyecan duyuyordum ruhumda ve denklem devam ediyordu. Dünyanın sahibi, güneşin ve güneş sisteminin de sahibiydi. Samanyolu galaksisi de ona aitti. Ve dahi bütün evren, bütün kozmos yani bütün kâinat onundu. Yani Allah’ın.

Farkında olduğum şu hakikat, ruhumda yaşadığım bu sevinç ifadesini, bütün kâinatın sahibi olan Allah’ın hak kelâmında buluyor ve dudaklarımdan “Lâ ilâhe illallah!” olarak dökülüyordu. Hepimizin bildiği gibi şu kelam, tevhidin yani Allah’ı birlemenin ifadesidir. Evet, Allah vardır ve birdir. Yani her şeyin tasarrufu O’na aittir ve her şeyin dizgini O’nun elindedir. Biz ve etrafımızda fark ettiğimizi zannettiğimiz şeyler ise, aslında Allah’ın fark edilmesi içindir. O’nun fark edilmesi ve O’na marifetin yani O’nu tanımanın yolu Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (asm)’dan geçtiği içindir ki, bu cümle iman anahtarı olarak “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah” olarak lisan-ı şeraite yerleşmiştir.

FARKINDA MISINIZ?

Dünyanın küçülüp bir köy hükmüne geldiği, Allah’ın ihsanı olarak teknolojinin gelişip uzakların yakın olduğu, bir kimsenin oturduğu yerden başka yerlerdeki işleri yapıp denetleyebildiği zamanın insanları yani bizler, artık biliyoruz ki, gözümüze sınırsız dediğimiz kâinat, Allah’ın kudretine küçüktür. Allah’ın rahmeti, her tarafı kuşatıcıdır. Kainat ve içindekilerin sahibi, Allah’tır. Güneşi kendine musahhar edemeyen insan, rızkını kendisi kazanıyor değildir. Yani elmayı ağacın dalına insan asmadığı gibi, başka hiçbir sebep de buna muktedir olamaz demektir. Kimse nerede doğacağına, hangi ana babanın çocuğu olacağına, rengine ve şekline kendisi karar verememektedir.

Elhasıl, Allah’ın sahip ve hükümran olduğu şu dünya ve hayatında, bütün gayret Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olması gerekirken, bizlere ne oluyor ki nefsimizin kavgasına tutuşmuşuz? Her şeyi geride bırakıp gidecekken, neden -sahip olmaklık uğruna- ebedi düşmanlıklar peşindeyiz? Allah’ın hükümranlığında kullar olmak lazım gelirken, neden kula kulluk kavgaları içindeyiz?

 Farkında mıyız? Ölüm var!

Farkında mıyız? Allah var!

Farkında mıyız? Ölümden sonra yepyeni ve daimi bir hayat var!

İsterseniz farkındalığın en güzel ifadelerinden birisini Rabbimizden dinleyelim: “Ey iman edenler, iman ediniz…” (Nisa Suresi, 136)

Metin Said SERDENGEÇTİ

irfanmektebi.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. 1 Yorum »

KAKAOLU ÇAYLI KEK

kakaolucaylıkek

Allah’ın selamı,rahmeti ve bereketi üzerinize olsun değerli arkadaşlarım,ziyaretçilerim.Uzun bir aradan sonra kolay  ve güzel bir kek tarifiyle karşınızdayım.Son aylarda sık yaptığım tarifler arasında yer aldı bu kek.

MALZEMELER

3 adet yumurta

1,5 su bardağı toz şeker

1 su bardağı soğutulmuş çay

Yarım su bardağı sıvı yağ

1 paket kabartma tozu

İsteğe bağlı bir paket vanilya ve

2 su bardağı elenmiş un

Üzeri için çikolata sosu veya krem şanti

YAPILIŞI

Yumurta ve şekeri çırpın,çay ve sıvıyağı ilave edin.Ardından un,kabartma tozu ve vanilyayı ekleyerek tekrar çırpın.Yağlanmış düz bir kalıba döküp 185 derecede önceden ısıtılmış fırında pişirin.Arzuya göre soğuyunca  üzerine çikolata sosu dökerek veya krem şanti ile servis yapın.Afiyet olsun.

Kaynak:nefisyemektarifleri.com

kekler kategorisinde yayınlandı. 2 Yorum »

Oruç, bir kelime-i tevhiddir

“Lâ” çekeriz varlığa, oruca niyetimizle. “Yok…” deriz her halimizle. “Kimseden fayda yok.” “Paramızın geçerliliği yok.” “Sahip olduklarımızdan çare yok.” Bir kuru ekmeği bile geçiremiyoruz boğazımızdan. Bir yudum suyu değdiremiyoruz dudağımıza.

Dudağımızı dilimizi çekiyoruz tatlardan. Elimizi eteğimizi çekiyoruz varlıktan. Alıştığımız dayanaklar devriliyor niyetimizin rüzgârında. Haz sığınaklarımızı sel alıyor susuzluğumuzun yatağında. Acz ve fakrın yatağında yeniden yoğruluyor ‘ben’imiz. Kibrin tortularını atıyoruz iftara değin. Billur bir durulmuşlukla varıyoruz Rahman’ın sofrasına. Çareler çaresizleşiyor. Hazlar tadını yitiriyor. Doymalar aç susuz kalıyor gün boyu. Etrafımıza bilerek ördüğümüz parmaklıklar kırılıyor. Cismimizi emen yapışkan kuyulardan kurtuluyoruz. Çıplak kalıyoruz rahmet yağmurunun altında.

Biz ve eşya arasında bir uçurum açılır. Ancak Rahman’ın kapatabildiği. Dudağımızla bütün sular arasına şeffaf bir duvar örülür. Ancak Rahman’ın kapı eylediği. Kendimize yetmek için ayağımızın altına döşediğimiz buzlar kırılır. Vazgeçeriz varlık iddiamızdan. Geri çekeriz sahiplik davamızı. Kendimizi sonsuz bir şefkatin eşiğinde beklerken buluruz. Acınacak halimizi seyrederiz orucun aynasında.

“Lâ” çekeriz cümle “ilâhe”lere… “Lâ ilahe…” “Yok ilah…” deriz kuruyan dillerimizle. “illâ Allah.” Doyuran başkası değil; illâ Allah… Susuzluğumuzu kandıran başkaları değil; bir Allah. Ekmeğe değil Allah’a acıkırız. Ekmeklerin hepsi O’ndan. Suyla değil Allah’la kanmayı öğreniriz orucun rahlesinde. Serinliklerin cümlesi O’nun katında.

Yüz döneriz doymalardan. Ümit keseriz eşyanın yüzünden. Allah’la kalırız oruçta. Elimizi çekeriz nefsimizin üzerinden. Çokluklardan sıyrılır kalbimiz. Allah’a kalırız. Kimsenin görmediği köşelerde, kimselerin ayıplamadığı meydanlarda Allah’tan utanmayı öğreniriz. Allah’a göründüğümüzü görürüz yeni baştan. Allah’ı görürüz. Kimseler yetişmez susuzluğumuza. Allah’tan alırız. Hiçbir şey giremez oruçla aramıza. Allah’a veririz.
Sessiz ve sözsüz bir kelime-i tevhidi yürütür can dudağımıza oruç: “Lâ ilahe illallah.”

Senai Demirci

senaidemirci.net

makaleler kategorisinde yayınlandı. 1 Yorum »

Ramazan çekirdeğimizi iyi besleyelim

MEMNUNİYETSİZLİK HASTALIĞININ YAYGIN OLDUĞU ZAMANIMIZDA; Ramazan Risalesi’nin başlarında, Bediüzzaman Ramazan-ı Şerif’teki oruç için “Cenab-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne bakar” diyor.

Şükürsüzlük bu zamanda çok yaygın… Bu zamanın insanı; ya çok mutlu ya da çok üzgün; boncuk bulsa seviniyor, boncuğunu kaybetse neredeyse intihar edebilir bir hale geliyor; sadece birşeylere sahip olduğun da “Yaşama Sevincinden” bahsediyor. Halbuki; asıl yaşama sevinci; memnun olmaktır, gözlerinin içinin gülmesidir, yaşadığı dünyada memnun olarak yaşamaktır. Memnuniyetin özünde razı olmak vardır, yaratılan her olayda sayısız güzellikler olduğunu anlamak vardır, olayları doğru değerlendirip herşeyde şükredecek bir nokta bulmak vardır. Ve Cennette öyle bir kapı vardır ki; şükredenlerin sorgusuz girecekleri… Şükür kapısı…

Rahmetli Yaratıcımızın, biz kullarından istediği en önemli iş şükretmemiz. Ve Rabbimiz bize; şükredersek nimetini artıracağını, şükretmezsek azabının çetin olduğunu söyleyerek bizi ikaz ediyor. Yani nimetlerin bizde artması, şükre bağlanıyor.

Şükür sadece herşeyi nimet olarak görmek değildir; nimetin içindeki in’amı görmektir yani özel nimetlendirildiğini, o şeyin sana özel gönderildiğini bilmektir. O halde şükretmiyorsak; nimetleri yalanlıyoruz, inkar ediyoruz demektir. Rahman Suresi’nde 31 defa Rabbimiz “Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?” buyuruyor. 31 ayette; nasıl böyle birşey yapabilirsiniz, böyle birşey nasıl yapılır diye bize soruyor. Güneşin, ayın, dağın, taşın, etrafımızda ne görüyorsak; hepsinin bize söylediği, “Sen şükür için yaratıldın, o halde şükret”tir.

Enva-i çeşit rızkın bulunduğu kainatta; rızkın da rızık olması, rızıklığının devam etmesi yine şükürle mümkündür. Eşimiz, evimiz, sevdiklerimiz, hayatımız vs..hepsi bizim rızıklarımız. Bunlara şükredemediğimiz zaman; hepsi bizim için yük ve ağırlık oluyor; zamanla bize külfet haline geliyor. Bu kadar geniş rızkın varlığı; şükrümüzü yeniden yeniden tazeleyelim diye. Ama bizler çok cüz’i, negatif hallere takılıp; şükürsüzlüğü başarabiliyoruz. Hayatlarımızdaki negatif şeylere odaklandıkça; şükür, bu kadar negatif şey arasında çok zor aranıp bulunabilecek bir hal oluveriyor. Elimizdeki büyük büyüteçle negatif olaylara bakmak yerine; etrafımızı saran şükür gerçeğine nazarlarımızı çevirmek gerek yani şükretmeyi öğrenmek gerek, üşenmeyip tembellik etmeyip her olaydaki kocaman şükür ayetlerini farketmeye çalışmamız gerek; çünkü bu, insanın en önemli vazifesi; nefsin ve şeytanın bizi bu vazifeden engellemesine izin vermemek lazım.

Nasıl ki, bizi ürküten bir olay olduğunda anında bir his geliyor ve korkuyoruz; bizde şükretmek öyle bir hale gelmeli ki; bir nimeti gördüğümüzde iliklerimize kadar şükreder hale gelmeliyiz. Günlerce aç kalan birinin, yemek gördüğünde sevinmesi haletini yaşamalıyız; şükrederek her olayla Rabbimizle bağlantıyı kurmalıyız.

Her nimet bizi şükre irşad ediyor; âlemde sayısız mürşid var; kainat kadar mürşidimiz var. Negatif şeylerden zihnimizi çekip, sayısız olan bu ayetlere bakıp şükredebilirsek, o mürşidler bize hayatın lezzetini tattıracaklar. Fakat şükretmez isek; o mürşidlere mürid olamıyoruz demektir.

İşte tuttuğumuz ORUÇ da, şükrün çeşitlerinden birisidir. Oruç; Rabbimizin nimetlerinin şükrüne bakar. Sayısız nimetlerle donatıldığımız halde; nefsimiz gafletle, bu sayısız nimetleri görmüyor. Fıtratlarımız şükre ayarlı; ama nefisler şükre değil, gaflete eğilimli. Bundan dolayı Rabbimiz, kullarını terbiye edecek vesileler yaratıyor. İşte orucun da bizlere en büyük hediyesi; bizde şükrü uyandırması olacak. Hayatımızın en büyük vazifesinden birisi şükür ise; demek oluyor ki, orucun bize şükretmeyi nasip etmesi için Rabbimizden duacı olacağız. Bu sayılı aç kalınan günler; sayısız tok geçirilen günleri hatırlatacak ve bize şükrettirecek. Ya da biz tokken açlık içinde olanların halini anlamamızı sağlayacak. Ya da diğer tüm yaratılanları düşünmemizi.

Şeytanın; “Kullarını öyle yoldan çıkaracağım ki, onları şükreder vaziyette bulamayacaksın” demesine karşı adeta şükür bağımlıları olmamız gerekiyor. İşte oruç; şükür için bir anahtar; şükrün anahtarını elde etmek için oruç tutuyoruz. Gerçekten aç olanımız neredeyse yoktur yani mecburen aç değiliz; alışık olduğumuz tüm nimetler için oruç tutuyoruz. Oruç ile; her sabah alışık olduğumuz kahvaltımızdan yoksun olduğumuz gibi; bir gün kalktığımızda her sabah bize gülümseyen güneşten de yoksun olabileceğimizi; bir gün çok sevdiklerimizden ayrı düşebileceğimizi, sağlığımızı kaybedebileceğimizi vs.de anlıyoruz. Böyle böyle tefekkür ederek; nefislerimiz de de anlarız belki bir parça kuru ekmeğin dahi değerli olduğunu; o kuru ekmek için de tüm kainatın çalıştırıldığını. Ve bu şükür tefekkürleri neticesinde insan öyle bir hale gelebilir ki; “bu nimet” diye hatırlamaya, düşünmeye gerek kalmadan, gayret etmeden şükreder.

Evet, Ramazan şükür taliminin yaptırıldığı bir ay… Manevi havanın değiştiği bir ay… Bahar yağmuru gibi Ramazan… Allah’ın bütün duygularımızı, kalbimizi, sırlarımızı açtığı bir ay…

Ramazan çekirdeği, tüm sene boyunca patlayacak… Bizim onu ne kadar beslediğimize bağlı olarak… Ramazan’ımız nasıl geçmiş ise, tüm senemiz Ramazanımız gibi olacak.

Rabbim; oruçlarımızı, hakiki şükre ulaşmanın vesilesi yapsın. Şükürle nimetleri artan kullarından eylesin; şükürsüzlüklerimizi de affetsin, örtsün, mağfiret etsin; şükürsüzlük fakirliğinden bizi kurtarsın, şükrün içindeki manevi hazinelere bizi ulaştırsın.

Zehra Sarı

karakalem.net

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

İNSAN SEVDİĞİNE VERDİKLERİNİ SAYAR MI HİÇ?

Kralın birisi rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Rüyasının etkisiyle uyanır uyanmaz, şehrinin en meşhur iki rüya yorumcusunu çağırtmış. Rüyasını yorumlamalarını istemiş.

İlk yorumcu, “Efendim, maalesef rüyanız hiçte hayra alamet değil. Tüm akraba ve sevdiklerinizi kaybedeceksiniz. Hepsinin ölümünü göreceksiniz” der.

Kral bu yorum karşısında deliye döner. Adamın kellesini vurdurur.

İkinci yorumcu, “Efendim, rüyanızda dişlerinizin döküldüğünü görmeniz ömrünüz çok uzun olacağına delalet eder. Hem de o kadar uzun ömürlü olacaksınız ki, çevrenizde hiç kimsenin yaşamadığı kadar uzun yaşayacaksınız” diye yorumlar kralın rüyasını.

Bu yorumu duyan kral, adamı bir kese altınla ödüllendirir.

* * * * * * *

“Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir!” cümlesiyle özetlenebilecek “üslup” kuralları, sadece sosyal hayattaki ilişkilerimizde önemli değildir. İş hayatında, arkadaş çevresinde, komşuluk ilişkilerinde olduğu kadar, aile içi ilişkilerde de aynı öneme sahiptir.

“İletişim sanatı” denilince, bizim aklımıza gelen tek şey, iş hayatında iletişim kurallarıdır. Adına ister insan ilişkileri densin, ister iletişim, isterseniz beşeri münasebetler deyin. Asıl amaç, insanın insanla iletişim kurarken, doğru üslupla konuşmasıdır.

Bir anne düşünün, komşularıyla konuşurken çok kibar bir üslup kullanırken, evladıyla konuşurken hiçbir üslup kuralına dikkat etmiyor. Komşudan rica ile bir şey isteyen anne, evladından emir ile istekte bulunmamalı. Bu anne art niyetli değildir elbette. Ancak iyi niyetle de olsa, anne evlatlarıyla olan ilişkisini zedeliyor.

İnsan ilişkilerinde değişmez kural, “kalbine girmediğiniz insanın beynine giremezsiniz” kuralıdır. İnsanı kafasına vurarak değil, kalbine dokunarak yönetirsiniz.

“Evladıyla konuşan anne babalarda, üslup kurallarına uymak zorunda mı?” diye soracak olursanız, hiç tereddüt etmeden “evet!” derim. Komşuya gösterilen saygıyı, evladınıza da göstermek zorundasınız. Mahallenin bakkalıyla konuşurken uyduğunuz nezaket kurallarına, evladınızla konuşurken de uymak zorundasınız.

Korkuyla oluşturulan saygı, güçler dengeli olunca yıkılır. Sevgiyle oluşturulan saygı ömür boyu devam eder.

* * * * * * *

“Annemin laf sokmalarından bıktım hocam! Yeter ki sussun hiçbir şey söylemesin. Ondan başka bir isteğim yok!” diyen öğrencilerimi çok dinledim.

“Okul bitsin, mesleğimi elime alayım ilk işim babama borcumu ödemek!” diyen birçok öğrencim oldu. “Sınavları kazanamazsan ben sana sorarım!” diye çocuğunu ders çalışmaya ve sınavları kazanmaya motive etmeye çalışan (!) anne babalardan bahsediyorum.

“Ekmek parası kazanmak kolay değil. Gece gündüz çalışıyorum. Kazandıklarımdan arttırabildiklerimi sizin için harcıyorum. Kendime yeni hiçbir şey almıyorum. Ben çektim siz çekmeyin diye uğraşıyorum. Lütfen derslerinize biraz daha önem verin!” diye nasihat etmek, tehdit cümleleriyle nasihat etmekten çok daha fazla etkilidir.

Evladı için yaptığı masrafları onların yüzüne vuran anne babalar, çocuklarıyla aralarında kurulan iletişim köprülerini yıkıyorlar. İletişim köprüsü yıkılmış bir ilişki de, her iki taraf zarar görür. Çocuğunun okul masraflarını, dershane taksitlerini onları tehdit etmek için kullanmak doğru değildir.

* * * * * * * *

Derviş ve Aşk

Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; “Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.

Kız ilerde ki tarlayı göstererek: “Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.

Derviş: “O kucağına ne doldurdun?” diye sormuş.

Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum” diye cevaplandırmış.

Derviş: “Kaç tane elma var elinde?” diye sormuş.

Kız gayet sakin: “İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” demiş.

Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.

* * * * * * * *

Ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemlidir. Karşınızdaki kişi evladınız bile olsa.

İnsan sevdiğine verdiklerini saymamalı.

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar

www.saitcamlica.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. 1 Yorum »

TARÇINLI KURABİYE

tarcinli kurabiye

MALZEMELER

125 gr oda sıcaklığında tereyağ

Yarım çay bardağı pudra şekeri(daha fazla kullandım)

1 çay bardağı süt

1 paket vanilya

1 yemek kaşığı tarçın (1 tatlı kaşığı kullandım)

1 paket kabartma tozu

2,5-3 su bardağı un

Üzeri için yarım çay bardağı pudra şekeri

YAPILIŞI

Tüm malzemeler hamur haline getirilip yarım santim kalınlığında açılır.İstenen şekildeki kalıplarla kesilir.175 derece ısıtılmış fırında 20-30 dakika pişirilir.Kurabiyelerin üzerine pudra şekeri serpilir.Afiyet olsun.

Kaynak:Dr. Oetker ürün paketi

kurabiyeler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

SAÇ BANDI

sacbandi

Az kalmış iplerinizi bu veya benzer şekilde örerek kızlarınız için saç bandı yapabilirsiniz.

örgüler kategorisinde yayınlandı. 1 Yorum »