HARİTAYI BİRARAYA GETİRMEK

BABANIN ELİNDE kumanda, kanal kanal geziyor, program program dolaşıyordu. Gerçekte o mu kumandayı idare ediyor, yoksa kumanda ile o mu uzaktan idare ediliyor belli değildi. Belli olansa yanda duran çocuğun ilgi istediği idi. İkide bir, bir şeyler söylüyor, dikkate çekecek davranışlarda bulunuyordu. Çocuğu bir şekilde savuşturuyordu baba.

Çocuğun mızmızlıkları devam edince TV’den başını kaldırıp bir çare buldu; dünya haritasını yırtıp çocuğun önüne koydu; bunları birleştir.

Oh artık, TV’sine dönebilir istediği programı rahatça seyredebilirdi. Çok zaman geçmedi ki çocuğun yine sesi duyuldu; yaptım baba. Nasıl olurda bu kadar kısa sürede yırtılmış dünya haritasını bir araya getirir, bir nevi yapbozu tamamlayabilirdi. Şaştı, şaşkınlıkla sordu, nasıl yaptın oğlum?

Çok kolaydı; haritanın arkasında adam resmi vardı, adamı bir araya getirince dünya da bir araya gelmiş oldu. Dünya kadar mana adamın başına yıkıldı, TV’yi kapatıp düşünceye daldı.

Bir adam bir dünyaya, bir âleme bedel; insan düzelmedikçe dünya da düzelmeyecek. Parçalanmış, bölünmüş, dağılmış dünyaya bir araya getirecek, çocuk masumiyetindeki insandır. İnsanı öncelemeyen, aklı kalbi doyurmayan, duyguları tatmin etmeyen, zihni zenginleştirmeyen işler, dünya dolusu oyuncaktan ibarettir.

Bir çocuk ki masum; lüzumsuz, afakî, malayani bin dünyaya ve dünyaya ait meselelerden üstündür. İçinde âlemler dürülü masumu ilgisizliğe terk etmek; dünyanın dağıldığı, zihnin karmaşıklaştığı, fikirlerin ferasetten uzaklaştığına işaret.

Çocuk terbiyesi, kişinin kendini ele veren bir turnusol; ağaç ne ise meyve de odur.

Dünyaya nizamat vermek isteyenler, bir çocuğun nazını çekemiyorlarsa daha ilk adımda tökezlemişlerdir. Sahte suretler, silik sözler, cilalı cümleler bir işe yaramaz; bir kulaktan girer diğerinden çıkar.

Can yanında dururken, suretlerden bilgi dilenmek ne can sıkıcı bir hal.

Gerçekte hangisi yapbozu toplamaktadır; kanallara bölünmüş, programlara dilinmiş, zihni karmaşıklığa düşmüş, duygu dağılımına duçar olmuş, kalben karışık, aklen kopuk baba mı; zinde bir zihine sahip, masumiyetiyle kalbi aydınlığa yitirmemiş, akıl kalp ayrılığına düşmemiş, fikri feraseti kaybetmemiş çocuk mu? Bu zaviyeden bakınca hangisi büyük, hangisi küçük?

Dünyayı değiştirmek gibi bir sorumluluğumuz yok fakat önce kendimizi sonra en yakın canları değiştirmek, olgunlaştırmak gibi sorumluluğumuz var; var olan mesuliyet varken sonraki işlerde kaybolmak kendini de dünyayı da düzeltememek. İyi bir insan, ahsen bir takvim, güzel bir örnek, doğru bir rehber olunursa; yetiştirilen çocuklar, yetiştirilen insanlar bir gün dünyayı da fetheder.

Kanallar kapanmış fakat adamın düşünce kanalları açılmıştı; yapmadıklarını gözden geçirip yapması gerekenlerin programını yapıyordu iç dünyasında. İç haritayı bir araya getirmeden, bütün ve kâmil insan olmadan; ne çocuk yetişirdi, ne de dünya düzelirdi.

Kalktı ve çocuğu kucakladı, dünyalar onun olmuştu.

Hüseyin Eren

karakalem.net

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

DÜNYA SINAV YERİDİR

 

Günümüzde ebeveynler olarak “Nasıl bir çocuk yetiştirme idealindeyiz?” Klasik cevaplar genelde: Başarılı, ne istediğini bilen, özgüven sahibi, iyi bir makam ve mevkiye sahip, gelir düzeyi yüksek, kariyer beklentisi yüksektir.

Geleceğimiz olarak gördüğümüz çocuklarımızın önüne her türlü imkanı ve fırsatı sermekten kaçınmamalıyız. Bütün düşüncemiz, çocuklarımızın iyi bir eğitim alarak iyi bir gelecek elde etmesidir.

Bunun için neler yaparız?

Çocuklarımızı sanal bir sosyal ortama yerleştiririz. Hayatı sanal ortamdan ve cam dışından gösteririz. Ayrıca bir cam fanus hazırlarız onlar için.

Sonra bir yarış içerisine sokarız. O yarıştan çok şey beklerken kaygı duymamasını, stres yaşamamasını isteriz. Çocuklarımızdan iyi bir eğitim için sadece ders çalışmasını, kurs görmesini, test çözmesini bekleriz. Bunun için gerekli olan her türlü ortamı da oluştururuz.

Evde, yaşadığı ve yattığı odada herhangi bir işle dahi meşgul olmasını istemeyiz.

Hayatı varsa yoksa ders ve test. Dört seçenekli ya da beş seçenekli bir seçim hakkı. Seçenekler bile başkaları tarafından düşünülmüş. Ben başka bir yol arasam, yeni bir çıkış yolu bulmak istesem bunu yapmam mümkün değil. Çünkü almam gereken bilgi, sahip olmam gereken bakış açısı ve seçmem gereken tercihlerim bana ait değil.

Ben sadece bir figüranım.

Dört ya da beş seçenekli olarak önüme sunulan tercihler aynı zamanda birkaç saatlik bir zaman dilimiyle sınırlı. Ben seçeneği de zamanı da sınırlı olan bu çalışma ile hayatımın yönünü belirleyeceğim.

Gerçekten hayat benim mi? Geleceğim bu birkaç saate bağlı öyle mi? Peki sizler annem, babam, akrabalarım, öğretmenlerim bana hayata dair ne verdiniz?

Tefekkür ederek bir mefkure sahibi olmayı mı, yaşadığım evde bir işin ucundan tutarak gerçekte karşılaşacağım ev hayatını mı, hep birilerinin isteklerine, beklentilerine göre yaşamayı ve boyun eğmeyi mi, toplum içerisinde olan ölüm, doğum, düğün, nişan, başarı-başarısızlık, sıkıntı-huzur, acı- neşe ve mutluluk durumlarıyla karşılaşıp nasıl hareket edeceğimi mi, ekrandan hayatı öğrenerek yine hayata ekranmış gibi bakmayı mı, neyi öğrettiniz ve ben neyi öğrendim biliyor musunuz?

 Hep Allah’dan söz ettiniz de beni hiç Allah ile tanıştırdınız mı? Sınav korkusu ve kaygısı yaşarken, SBS ve ÖSS ile gelecek planlaması yaparken hangi geleceği düşündük?

Hep “başarırsın” dediniz, başarısızlığın olabileceğini göstermediniz. Şimdi ben başarısızlık endişesi yaşamıyorum. Çünkü başarısızlık ölüm demek, ben var olma-yok olma yani ölüm korkusu yaşıyorum.

Öldükten sonraki bir yaşam varmış dediniz. Ona nasıl hazırlanacağımı hiç söylemediniz. Şimdiki SBS ve ÖSS ile herhalde öldükten sonraki yaşamı da kazanırım.

Hayat yalnız bir eğlence ve oyun, tıpkı internetteki oyunlar gibi. O zaman ben neden korku yaşıyorum?

Bana hep her şeyi verdiniz. İstediğimi aldınız, alamadığınız olmadı. Olamazdı da zaten. Yıkardım dünyayı, karartırdım hayatınızı biliyorsunuz. Bir sınavdan kötü aldığım zaman hayalleriniz yıkılır. İsterseniz hadi almayın.

Cam fanustan çıkınca topluma karışınca ne yapacağımdan emin değilim. Hayat benim etrafımda dönmüyorsa yandım.

Bir de “kul olmak” diye bir şey duyuyorum. Ben kimseye kul köle olmam. Mafya olurum, çete olurum, ama kul olmam. Neden olayım ki?

İnanıyoruz işte, daha ne yapayım yani. Sanki sizin benden bir farkınız mı var, sevgili büyüklerim. Oysa ilk önce yapılması gereken “kul olmak”. Allah’a kul olmak.

Kul olunca her iş rayına oturur. Kul olunca sıkıntılar da hastalıklar da belalar da bir çeşit nimet gibi görülür.

Dünyadaki hiçbir sınav benim yaşamıma yön veremez. İşte kul olmak var ya, o benim bugünüme, yarınıma, öbür dünyama yön verir. Sınavlar korku olmaktan çıkar. İyi bir eğitim alamamak korku olmaktan çıkar. Hayata bakış açımız, niyetlerimiz yön verir. Niyet hayır ise akibet de hayır olur.

 Neden iyi bir eğitim almalıyım? Allah için, onun kullarına yardım ederek Allah’ın rızasını, hoşnutluğunu kazanmak için.

Neden iyi bir meslek sahibi olmalıyım? Allah için, onun kullarına hizmet ederek Allah’ın rızasını, hoşnutluğunu kazanmak için.

Neden SBS ve ÖSS’yi kazanmalıyım? Allah için, birilerinin hayallerini gerçekleştirmek için değil, Allah (cc) yolunda hizmet edebilmek için.

Dünyadaki tüm olumsuzluklarla mücadele edebilmek için, insanlığa hayırlı hizmetler sunabilmek için, önce kul olmak, sonra kul olmak, daha sonra yine kul olarak hareket etmek gerekir. Böyle düşününce daha huzurlu ve mutluyum.

Taha Ömeroğlu

feyzdergisi.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. 4 Yorum »

KATIKSIZ İMANI YAŞAMAK

İnsanlarda asıl sorun Allah’a kesin bilgiyle imandır; iman ve itaat ana iskeleti oluşturur. Allah’a karşı muhabbet, Allah’ı çok sevmek, Allah’tan çok korkmak ve ahirete iman… Hiç kimse tatmin bulmuş melekler gibi olamaz; insanın birçok eksiği vardır. İnsan eksiklerini unuttuğunda ise kendini üstün görmeye başlar.

Yüce Allah, “İnsanlar, (sadece) “İman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut Suresi, 2) buyurur ve kullarına dünya hayatındaki imtihanı haber verir. Allah insanlardan gerçek ve samimi bir iman ister. Bu ise kişinin yalnızca “ben inanıyorum” demesiyle elde edilemez. İnsanın dünyadaki sorumluluğu, Allah’a ve ahirete iman etmek, Kuran’da tavsiye edilen güzel ahlaka sahip olmak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için çaba göstermektir. Allah’a gerçek anlamda iman ettiğini söyleyen insan, şeytanın saptırmaya yönelik tüm çabalarına rağmen doğru yoldan dönmeyeceğini, nefsinin bencil tutkularını Allah’ın hoşnutluğundan önde tutmayacağını da kanıtlamalıdır. Bunu ise karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tepkilerle ortaya koyacaktır. Allah, “işittim, iman ettim” diyerek dini yaşamayı kabul eden insanın karşısına sabır gerektiren birtakım zorluklar çıkaracak, sergilediği davranışlarla da onu imtihan edecektir.

Bazen rahatlık ortamı, zorluk durumlarına göre daha büyük bir imtihan vesilesidir. Zorluk zamanlarında akıl ve şuur açıldığı için, insanın Allah ile olan manevi bağlantıyı koruması daha kolaydır. Ancak önemli olan, insanın Rabb’i ile bağlantısının her koşulda kesintisiz olmasıdır.

İmtihan anları Allah’a sevgimizi ve inancımızı kanıtladığımız zamanlardır. Bir Kur’an ayetinde, “…Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu…” (Tevbe Suresi, 67) buyrulur. İmtihan olmamız, Allah’ın bizi unutmadığının işaretidir.

İmanın kuvveti oranında, insanın samimiyetle dini yaşaması da kolaylaşır. Ancak imanı zayıf kişinin aklı da zayıf olur. Olaylara hatalı bir bakış açısına sahiptir; çok çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya, ümitsizliğe kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.

Ancak, imanı güçlü olan insanın bütün yaşamında mükemmellik vardır; düşünceleri, davranışları, kararları makuldur. Bu nedenle en önemli şey güçlü bir imandır. Güçlü bir Allah korkusu, güçlü bir Allah sevgisi yaşandığında dünya insana adeta cennet gibi gelir.

Birçok güçlük ve imtihan yaşamış da olsa, insan gerçek yaşam amacını unutmamalı, imani coşkuyu sürekli yaşamalıdır. Aksi durumda kişinin kalbi kararır, körleşir, katılaşır; vicdanı duyarsızlaşır, öğüt alamaz bir hale gelir ve dönüşü olmayan bir yola girer.

Samimi iman eden ve aklını kullanan insanı dünya hayatı aldatamaz. Dünya hayatındaki hiçbir şey insana bir yarar sağlamaz. Madde bağımlılığı kişiyi yıkıma taşır. İnsan kendisini dünyaya bağlayan ne varsa bunlardan kurtulmalı, Allah’a yakın olmalıdır.

Hz.İbrahim, “Ben kaybolup-gidenleri sevmem” demişti. (En’am Suresi, 76) Etrafımızdaki her şey kaybolup gidecek. Kaybolmayacak olan şey, yalnızca Allah ve ondan bir parça olan ruhumuz. Kaybolacak şeylerden vazgeçemediğimiz için hepsi sıkıntı oluyor, eziyet oluyor. Allah kaybolup gidecekleri bırakmamızı, ardına düşmememizi istiyor; bizler ise O’nun istediklerini yapmayıp kendimize zulmediyoruz. Oysa zulmeden bu pisliklerden kurtulduğumuzda, pırıl pırıl imana kavuşmamız mümkün olacaktır.

Allah imanlı insanı dinç ve diri tutar. İman her derdimizin devasıdır. Kötü düşünceleri çıkarıp  attığımızda, vicdanımızı dinlediğimizde ve tamamen Allah’a yöneldiğimizde çok rahatlarız. Bizi Allah’a yaklaştıracak vesileler aramalıyız. İnsanın tam teslim olması, kendisini tamamen Allah’a adaması gerekir. Kulluğunun bilincinde olan insan, imanını sürekli tazelemek ve geliştirmek durumundadır; aksi takdirde imani duyarlılığı ve aklı da azalmaya başlayacaktır.

Her şeyi tam anlamıyla Allah rızası için mi yapıyoruz, düşünmeliyiz. İnsan kendi nefsinde de tevil yapar. Gün içinde, en başta kendimize imanımızı kanıtlayan şeyler yapmalıyız. Katkısız imanı yaşarsak Hz.İbrahim gibi, ateş soğuk gelecektir…

elifalaca.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

KÜÇÜK BİR NİYET

Çoğumuz görevlerimizden yaşantımızdan sıkılınca dalarız ya hani hayallere “eğer böyle olmasaydı şöyle yaşamak isterdim..”diye.Evet bunu çok kere yapmışızdır.Kendi yaşantımızın daha farklı olmasını çok kez hem kalple hem de dille istemişizdir.Dört odalı bir ev değilde şöyle 8 odalı ,dubleks,bahçesi deniz manzaralı olan ,içinde çok büyük bir salonu olan,hizmetlilerin etrafımızda döndüğü bir ev ….. Kim istemez ki?

 Belki de çoğunuz böyle bir eve sahipsiniz. Lakin bu sefer de isteğiniz daha da farklı. İnsanız elbette ki hep kendi yaşantımızdan daha farklı yaşantılar hayal eder isteriz. Bazen büyükler derler ya “Her kadın kendi evinin sultanıdır, hanımıdır, kraliçesidir” ne kadar da haklı ve yerinde söylenmiş bir laftır. Her ne kadar evimizde uşaklarımız, hizmetçilerimiz çalışmasa da biz kendi evimizin hanımıyız. Eşimizin gönlünün sultanıyız. İsterse evimizin sadece iki odası olsun ya da bir odası olsun ne farkederki o evin hanımı biziz. Yemekmiş, bulaşıkmış, çamaşırmış, ütüymüş neden zor gelsin ki yapmak. Eşimiz için evimiz için yapmak neden zor olsun ki… Hem de bizi Yaratanımıza Allah’a yakınlaştıracakken.. “aman canım alt tarafı bir bulaşık insanı nasıl Allah’a yakınlaştırır” diyorsanız bakınız şöyle ki: Varsayalım akşama çok misafiriniz gelecek bir an önce hazırlık yapmalısınız. Bunu alelacele mi yapmayı tercih edersiniz yoksa Allah’a yakınlık kurarak mı? Cevabınız “elbette ki Allah’a daha yakın olarak”ise: Yemek yapmaya başlamadan önce niyet edin mesela: “Allah’ım niyet ettim ilk önce senin engin rızan için bu yemeği yapmaya. Yiyen her kişinin sıhhat bulması için, evlerinde ki huzurun, rızkın, mutluluğun artması için, kalplerine iman vermesi için, seni anmaları için, yiyenlerin maddi ve manevi hastalıklarını gidermesi için bu yemeği yapmaya” gibi… Üstelik öyle zamanımızı da almaz bu kısacık Allah’a bulunduğumuz nida. Bu şekilde hazırlayacağınız her yemek hem yiyenler için gerçek manada afiyet olur Hem de sizi âlemleri yaratan Allah’a daha da yakınlaştırır. 

Kul yaptığı her işini Rabbisini anarak yaparsa elbette ki ecri ve muhabbeti daha da artar. Bu sadece yemek için değil. Aklınıza gelen her şey için geçerli. Hatta uyumak için bile geçerli. Mesela yatağınıza yatmak için uzandınız. Bir normal bir şekilde uyumak var bir de vücudunuzdaki tüm hücrelerin sabaha kadar hakkı zikretmesi var. Mesela yatağınıza girdiğinizde uyumadan önce “niyet ettim Ya Rabbi ilk önce senin rızan için uyuyup, yapacağım ibadetlerim için vücudumu dinlendirmeye, uyurken bile seninle olmaya, seni anmaya. Allah’ım sen uyuduğumda dahi vücudumu biran olsun seni anmaktan alıkoyma.”Dediğinizde elbette ki uykunuz daha hayırlı olur. Kulun bir kere “Allah’ım” diye seslenişinde Allah’ın yüz kere “buyur kulum”diye seslenişi gizlidir. Âlemleri ve tüm insanları yaratan Allah biz kullarına “buyur kulum”diyor. Müminleri seven Veli Allah, müminlerle dost olan Vedud Allah bizimde bu niyetimize bu nidamıza elbette ki “buyur kulum”diyecektir inşallah. 

Böyle her an Allah’la konuşma içindeyken kim şikâyet eder ki kadınlık görevlerinden. Kim usanır, kim bezginlik duyar ki… Evet, kadınların ev işleri zordur ancak alacakları mükâfat yanında bu yorgunluk hiç kalır. Bakınız gönüller sultanı âlemler rahmeti Efendimiz bir hadisinde şöyle buyuruyor: “kadınların kendi evlerindeki yaptıkları bir iş, mücahitlerin yaptığı cihat sevabını kazandırır” .Ayrıca kadının evinde yaptığı her iş sadaka hükmündedir. Ne büyük bir lütuf öyle değil mi? Görevimizi yerine getirirken bile cömertlilerin en cömertlisi olan yüce Allah bunu sadaka hükmünde sayıyor. Evet, isterseniz yine bunaldığınızda farklı hayaller kurabilirsiniz. Yada daha farklı isteklerde bulunabilirsiniz. Lakin gelin bu gün daha farklı bir şey yapın. Evinizin boyutu ne olursa olsun evinizin hanımı siz olun ve yapacağınız her işe içinizden gelen güzel niyetlerle başlayın. 

Yapacağınız her işi Allah’ın kadınlara verdiği ecri düşünerek yapın. O zaman hiçbir görevinizden yorgunluk duymaz aksine huzur duyarsınız… 

Ayşe Bağcivan

burhandergisi.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

SELAMET YURDUNA GİDEN TREN

 esselam

 

Es- Selam…

 

 

Kendisi her türlü eksiklikten salim olup başkalarını da her türlü kötülükten, meşakkat, minnet, kusur ve afetten kullarını kurtarıp selamete çıkaran demektir.

 

Allah (cc) Selam olandır ve selamet O’ndandır. Nitekim Peygamber efendimiz (s.a.v) her namazdan sonra “ Allahümme entes selam ve minkes selam.( Allah’ım Sensin Selam ve Sendendir Selam)” derlerdi.

Dünya Ahiret yurdunun tarlasıdır. İnsanoğlu bu dünya tarlasında ne ekerse Ahiret yurdunda onu biçecek. Ekim süresi olarak bizlere adına ömür dediğimiz zaman verilmiş. Ekeceğiz, bakıp büyüteceğiz ve ahiret yurdunda ektiğimiz ürünün meyvelerini toplayacağız.

Geçimini tarım ile sağlayan çiftçi tarlayı sürer, tohumu eker, bakımını zamanında yaparsa bol ve verimli ürün alır. Lakin çapa ve sulama zamanı geldiğinde bunu “ Daha vakit var, sonra yaparım” diyerek ertelerse, mahsulünün bakımını ihmal ederse tohum toprağı yarıp çıkamaz, ihmal tohum çıktıktan sonra olursa bu sefer fide boy veremez. Dalında kuruyup gider. Neticede çiftçi ektiği lakin bakmadığı tarlasından ürün alamaz. İnsanoğlu ahiret yurdunun tarlası olan bu dünya hayatında Salih amel tohumlarını ekmezse ahirette meyve toplayamaz. Ekip sonra bakmazsa yani iman edip ameli ihmal ederse sonuç yine aynı olur. Amelsiz iman Ahirette meyve vermeyen ağaç gibidir.

Cenab-ı Hak insanı yaratmış ve imtihan olunması için dünya hayatına göndermiş. Dünya hayatında bizi ededi saadete ulaştıracak yolları, amelleri de gönderdiği Peygamberler ile, kitaplar ile, Son ve hak din Peygamberi Muhammed (s.av) ile, ve Kıyamete kadar geçerli olacak Kuran-ı Kerimi ile anlatmış. Kuran-ı Kerim ne kadar okunur ve incelenirse, öğrenilenler ne denli hayata tatbik edilirse dünya tarlasına ekilen ameller Ahiret yurdunda o denli bol meyve verecektir.

Bugün yapmakla mükellef olduklarımızı “ Sonra yaparım” diyerek sürekli ertelersek tarlasının bakımını ihmal eden çiftçi gibi oluruz. Bol ürün almayı ümit ederken azını da kaybederiz.

Kuran-ı Kerimde “ Allah selamet yurduna çağırıyor ve dilediğini de (dileyeni de) doğru yola hidayet ediyor”(Yunus suresi -10- 25) buyuruluyor. Cennete Selamet yurdu deniyor. Ömür treni kişiyi selamet yurduna taşıyor. Yoldan çıkmamak ise kişinin kendi istek ve iradesine bağlı. Selamet yurdu bizi beklemekte… Amaç ona ulaşmak olmalı… Cehennem ise gaye değil, varılacak yer değil, yalnızca günahtan sakınmayı sağlayacak bir tedbir…

Yine Kuran-ı Kerimde “ İman edip Salih ameller işleyenler ise Rablerinin izniyle içinde sürekli kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Oradaki dirlik temennileri – Selam- dır” ( İbrahim suresi -14-23)buyuruluyor.

Cenab-ı Hak müminlerin kendi aralarında selamlaşmalarını emrediyor. “Esselamü aleyküm (Allah’ın rahmeti bereketi, koruyuculuğu ve selameti üzerinize olsun)” derken din kardeşlerimize aynı zamanda “Allah’ın himayesindesin, hiçbir şeyden korkma, hiçbir şey içinde gereğinden fazla üzülme, Es- Selam olan, kulunu selamete çıkaran Rabbin seninle” demiş oluyoruz. Selam vermek bu nedenle bu kadar önemli…

Es- selam olan Allah’ım…

Sen ki Selamsın,

Sen ki Selamete çıkaransın,

Bizleri selamete çıkar…

Bu dünya tarlasında Ahiret yurdu için bereketli ameller işleyebilmeyi nasip et…

Ömür trenimizi selamet yurduna ulaştır.

Darüs selamda konuklanabilmeyi nasip et…

Amin…

—————-

Eylül Başak

hayatname.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

Bir Teselli Kaynağı:HASTALAR RİSALESİ

Bu güne kadar hastalar için, tıp fakülteleri kurulup doktorlar yetiştirilmiş, kemik hastanelerinden göz hastanelerine, kalp hastanelerinden tâ akıl hastanelerine kadar üstün donanıma sahip çeşit çeşit hastaneler kurulup binlerce insan istihdam edilmiştir. İnsan sağlığı kutsal kabul edilip hastalıkları teşhis ve tedavi yolunda hiçbir masraftan çekinilmemiştir.

“Mevcudat içinde en kıymettar, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymettarı, hayata hizmettir.” düsturunu kendine rehber eden Bedîüzzaman Hazretleri ise, hastalar için, bu güne kadar yapılanlardan çok farklı bir şey yapmıştır. O şey ki, her hastanın mutlak ihtiyaç hissettiği, görünüşte küçük fakat ma’nen büyük olan, çoğu zaman ihmale uğrayan, çoğu zaman unutulan, çoğu zaman gözlerden kaçan ama hasta için ilaç kadar doktor kadar önemi ve değeri olan teselli hakikatidir.

Bedîüzzaman Hazretleri hastalara bu teselli ihtiyacı içindir ki Hastalar Risâlesi’ni faydalı bir merhem, manevî bir reçete, geçmiş olsun makamında bir duâ ve dilek maksadıyla te’lif etmiştir. Hastalar Risâlesi hastalığın görünüşte çirkin ve sevimsiz perdesi arkasındaki ulvi hakikatini ve şirin güzelliğini gösterip, hastalığı insanlara sevdirmiştir.

1. ÜSTAD BEDİÜZZAMAN’IN PENCERESİNDEN HASTALIĞA BAKIŞ

Üstad Bedîüzzaman, her konuda olduğu gibi hastalığı da imanî bir pencereden ele alarak değerlendirmiştir. Bütün Risâle-i Nur Külliyatının temel eksenini oluşturan mânâ-yı harfî yönüyle ve imanî bir nazarla hastalığa bakmıştır. Bedîüzzaman Hazretleri hastalıklara mânâ-yı harfiyle bakarken; bu günkü modern tıbbın baktığı gibi hastalığı ve hastalığı oluşturan sebepleri tabiata, rastlantısal faktörlere veya kendi kendine oluşuyor düşüncesine nispet ederek bakmaz. Çünkü bu tarz bakış, insana Allah’ı unutturur, maddeci bir zihniyeti netice verir ve hastalığın gönderiliş hikmetini perdeler. Mânâ-yı harfîyle bakmak ise imanî bir nazardan süzülen şuurla hastalığı eşyadan değil esmâdan yani hastalığı veren Zât’ın isimlerinden bilerek, hastalığı gönderenin murad ettiği hikmetler penceresinden değerlendirerek bakmaktır. Bu bakış açısıyla Bedîüzzaman; hastalığın insanlara kesinlikle tesadüfen ve şanssızlık eseri olarak gelmediğini, bilakis Rahîm-i mutlak, Cemîl-i ale’l ıtlak, Rahmân-ı bilhak olan Allah’ın rahmet ve keremiyle isabet ettirildiğini, hastalığın insanı gafletten uyandıran vazifeli bir memur, hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşid olduğunu beyan etmiştir.

2. HASTALIKLARIN İBÂDET OLMA CİHETİ

Bedîüzzaman Hazretleri, şikâyet etmemek ve sabretmek şartıyla hastalıkların ibâdet hükmüne geçtiğini beyan eder. Ona göre ibâdet iki kısımdır. Biri müsbet ibâdet ki namaz, niyaz gibi ibâdetlerdir. Diğeri ise menfi ibâdet denilen elimizdeki nimetler alındığında itiraz ve isyan edebilecek imkân ve iradeye sahipken Allah’ın emrine, muradına ve takdirine rıza gösterip teslim olarak yapılan manevî ibâdetlerdir. Bu iki kısım ibâdet hakkında Bedîüzzaman Hazretleri şöyle söyler: “Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, senin ömür dakîkalarını birer sâat ibâdet hükmüne getirebilir. Çünki ibâdet, iki kısımdır. Biri müsbet ibâdet ki; namâz, niyâz gibi ma‘lûm ibâdetlerdir. Diğeri menfî ibâdetlerdir ki; hastalıklar, musîbetler vâsıtasıyla musîbetzede, aczini ve za‘fını hisseder. Hâlık-ı Rahîmine ilticâ eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, ma‘nevî bir ibâdete mazhar olur. Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allâh’dan şekvâ etmemek şartıyla, mü’min için ibâdet sayıldığına rivâyet-i sahîha vardır. Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakîkalık hastalığı, bir sâat ibâdet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakîkası bir gün ibâdet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahîha ile ve keşfiyât-ı sâdıka ile sâbittir. Senin bir dakîka ömrünü, bin dakîka hükmüne getirip, sana uzun bir ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.”

Mirza İNAK

irfanmektebi.com

Hastalar Risalesini dinlemek için tıklayın.Okumak için tıklayın.

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

GÖNLÜ İBADET İLE YOĞURMAK

Allah (c.c.) Kıyamet Suresi’nin 36. ayeti kerimesinde “insan başıboş bırakılacağını mı zannetmektedir?’’ diye tüm insanlığa bir soru sormaktadır. Bu soru, insanoğlunun fıtratında “özgürce yaşama, bağımlı olmama’’ hasletinin olduğunu beyan eder. Bu haslet, Yüce Yaratan’a karşı sorumluluk noktasında tökezlemeleri, karşı çıkışları beraberinde getirmektedir. Özgür olma sevdasından meydana gelen ayak kaymaları, isyankarlıklar, insanı vurdumduymazlığa, bencilliğe hatta Allah’ın gösterdiği yolu örtmeye, O’nunla mücadele etmeye kadar sürükleyebiliyor. İnsan başıboşluktan ancak, “ibadet’’ sayesinde kurtulabilir. İbadet ile yoğrulmak, ibadet ile Allah’a vasıl olmak, insanı başıboş olma hayalinden kurtarır ve onu Allah’a yaran yapar. Bir hadisi kudsî’de “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır. O zaman ben onun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı olurum’’ (Buhari, Rikak, 38, İbn Hanbel, Müsned; 6/ 256) buyuran Yüce Mevla, ibadeti “kendisine ulaşmanın’’ en önemli aracı olarak nitelemektedir. Aynı zamanda, “Ben insanları ve cinleri yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım’’ (Zariyat, 56) ayeti kerimesi de insanların yaratılış gayesinin “ibadet’’olduğunu ifade etmektedir.
Demek ki insanı Allah katında en değerli hale getiren şey, ibadeti O’na has kılarak, bu bilinçle bütün azaları disiplin altına almaktır. İbadet deyince akla sadece, namaz, oruç, hac, zekat gelir. Oysaki ibadet çok yönlü bir olgudur. Yani bütün organların kendine has ibadeti vardır. Mesela dilin ibadeti Allah’ı zikretmek olduğu gibi, hayır konuşmak, hayra çağırmak, yalan söylememek, gıybet etmemek, boş konuşmamak, koğuculuk yapmamak, iftirada bulunmamak gibi, dil ile yapılabilecek her türlü kötülükten sıyrılmaktır. Gözün ibadeti, Allah’ın yarattıklarını temaşa edip, ona hamd etmek olduğu gibi, bakılması menedilen yerlere bakmamak, lüzumsuz şeylerde gezinmemek de onun ibadetidir. İbadet çerçevesi o kadar geniştir ki, yolda insanlara eziyet veren bir şeyi kaldırmak dahi ibadet olarak kabul edilmektedir.
Allah (c.c.)’ın, Müslüman şahsiyetin kendisine samimiyetle ibadetini istemesi, onun hayatını şeytan ve yoldaşlarından korumak içindir. Çünkü ibadetle yoğrulan Müslüman kendisini Allah’la buluşturmuş, Allah onun bütün ahvaliyle birlikte olmuştur. šeytan ayette buyurulduğu üzere, sadece Allah’a yakın olanlara yanaşamamaktadır. Allah’a olan ibadette o kadar fazla yoğunlaşmak gerekiyor ki, onun verdiği doyumsuz haz, dünyaya ait hiçbir şeyi akla, fikre ve gönle getirmesin. İbadeti hayatın olmazsa olmazı haline getirmek, müslümanın Allah rızası için yaptığı her işi ibadet haline getirmektedir. İşte bu hale gelmek kişiyi kamil mümin derecesine yükseltmektedir. Kamil mümin, kaliteli mümin demektir. Bir varlığın kaliteli olması, onun numune-i imtisal olması anlamına gelir. Numune-i imtisal olmak salih olmak, salih olmak ise Allah’ın yakini, yaranı olmak demektir.
Gönlü ibadet ile yoğurmak, aklı, fikri, bütün azaları ibadete hazırlamak, onları ibadete teşvik etmekle mümkün olur. Bu da Allah’ı zikretmek ve imanın neşvesini hissetmekle elde edilir. Mutmain olan bir kalp ile yapılan ibadetin Allah katında değerini ölçmek mümkün değildir. “Malın ve evladın fayda etmeyeceği sadece ve sadece selîm bir kalbin fayda vereceği gün’’e (Şuara, 89) hazırlık yapmak, kalbi selîm bir hale getirmek, ibadet hayatını tüm azalara, hayatın tüm alanlarına yaymakla mümkün olacaktır. İnsan çift yönlü bir varlıktır. İyiliğe istidadı olduğu gibi kötülüğe de meyillidir. Kendisine emir veren bir nefse sahip olduğu gerçekliği vardır. Ama insanın iyiliği gündeminde tutması da kendi elindedir. Kendisine kötülüğü telkin eden nefsini, levvame nefse döndürmek, hatta Allah yolunda ibadet ve taat ile yoğrularak nefsi mutmaine hale gelmek. İşte o zaman ona “Sen dön o Rabbine, hem râdiye hem merdıyye (sen Rabbinden hoşnut, Rabbin senden hoşnut) de gir kullarım içine, gir cennetime!’’ (Fecr, 27, 30) nidası Allah’tan ona bahşediliverir. Yine insan, hep nefsinin emri altında olursa, nefsine Allah’a ibadeti telkin etmezse, o zaman o kimse ibadetsiz hale gelir, ibadetsizlik diğer azaları da etkiler. Artık böyle kimseden Allah’ın rızasına aykırı her türlü fiiller sudur eder. Bu hal onun kişiliğine sahip çıkar ve “esfel-i safilîn’’e doğru sürüklenir.
İşte bu yüzden dengeli bir hayata sahip olmamız gerekiyor. Kalbimiz, aşırı yemek yememizden, yağa, tuza dikkat etmememizden dolayı bize sinyaller göndermeye başlayınca, nasıl yememize, içmemize dikkat etmeye başlıyoruz, aynı şekilde ibadet hayatımızı da yediğimize, içtiğimize, kazandığımıza dikkat ederek dengeli tutmak zorundayız. Böyle yaptığımız zaman, ibadetimizin, kulluğumuzun tadına varacağız. Mutmaine yolunda olacağız. Allah’ın rızasının olduğu yolda ilerlemekten başka, müminin ne gayesi olabilir ki? Bu yolda yürümek, dengeli bir ibadet hayatıyla, gece seherlerde uyanık kalıp gece hayatına katılmakla, boğazdan geçene dikkat etmekle olmaktadır. Hayat kısa, katedilecek mesafe fazla. Bunun için ibadet aracına binmek gerekiyor. İbadet vasıtası bizi ancak ve ancak O’na ulaştırır. İbadet ve taat, işte huzur dolu bir hayat. Buyurmaz mısınız?
Sami Büyükkaynak
altinoluk.com
makaleler kategorisinde yayınlandı. 4 Yorum »

DÜŞÜNMEK AKILLA YOL ALMAKTIR

Düşünmek, akılla yol almaktır…
Bugün sizinle ilk okuduğumda “vay be!” dediğim bir olayı paylaşacağım. Bilgi üzerinde düşünen insanın yapabilecekleri konusunda çok çarpıcı bir örnektir.
Allah insanı sürekli tefekkür etmeye davet ediyor. “Hiç düşünmez misiniz? Aklınızı kullanmaz mısınız?” diye biten onlarca ayetle, Allah’ın bizleri niçin sürekli düşünmeye ve aklımıza kullanmaya davet ettiğini bu ve benzeri olayları okudukça daha iyi anlıyorum.
 Lise bittikten sonra, Kuran Meali okumaya ilk başladığımda en çok dikkatimi çeken birkaç şeyden birisi bu oldu. Allah insanı sürekli okumaya, öğrenmeye ve öğrendikleri üzerinde düşünmeye davet ediyor. Sadece okumak, bilmek yetmiyor. Bildiklerimiz hakkında düşünmek zorundayız.
Hem ailemizden hem hocalarımızdan defalarca İslam tarihini dinledik, okuduk. Peygamber efendimizin dünyaya gelişiyle birlikte, dünyada meydana gelen mucizeleri bilmeyen yoktur.
Doğduğu gecede Mekke’yi bütünüyle misk ve amber kokusu kaplamıştı.
Doğduğu gece kisrânın sarayı yıkıldı.
Mecusilerin (ateşe tapanların) bin yıldır yanan ateşi söndü.
Lat ve uzza dâhil bütün putlar kırıldı
Bu bilgiler, yüzyıllardır Müslümanlar tarafından biliniyor. Nesilden nesile anlatılarak, dilden dile dolanarak anlatılan, yazılan bu bilgiler, Peygamber efendimizin hayatını anlatan tüm kitaplarda vardır. Bu bilgiye sahip olmak (bilmek) ve bu bilgi üzerine kafa yormak (düşünmek) arasında nasıl büyük bir fark olduğunu, ben aşağıda sizinle paylaşacağım yazıyı okuyunca daha iyi anladım.
* * * * * * * *
Avustralyalı amatör bir arkeolog olan William Knox d’Acry, arkeoloji ve tarih çalışmıştır. William, 1890’lı yıllarda, İslam tarihini de merak etmiş ve okumuş. İslam tarihini okurken, “Müslümanların Peygamberi dünyaya geldiği zaman meydana gelen mucizeler” bölümünü okurken zihninde aniden bir ışık yanmış. “Mecusilerin bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüştür” bilgisine takılı kalmış. Ve bu bilgi üzerinde düşünmeye başlamış.
“Mecusilerin (ateşe tapanlar) sönmeyen ateşinin kaynağı neydi? Bu kaynak odun – kömür olamaz. Hem çok masraflı hem de büyülü (çekici) bir tarafı olmaz, odun – kömürle yanan ateşin. İnsanlar odun toplayıp ateşe taşımasa ateş söner. İnsan takviyesi ile yanan, odun taşınmayınca sönen bir ateşi kimse kutsal kabul etmez.”
William, ateşin niçin sönmeyeceği konusunda düşünürken zihnin büyük bir ışık yanıyor. Zihninde yanan bu ışığın peşinden İran’a, Mecusiler yüzyıllar boyunca yaşadığı bölgeye incelemeler yapmak üzere gider. Arkeoloji çalışmalarına orda devam eder. İran yönetimine, İran medeniyetinin köklerini ve tarihini araştırdığını söyler. Ancak zamanının büyük bir kısmını, Mecusilerin tarihte yaşamış olduğu bölgeye ayırır. Onu en çok Mecusilerin tapınakları ilgilendirir.
İranlılar, kendi medeniyetlerini bu kadar araştıran ve İran aşığı (!) olan bu arkeolog William’ı çok severler. Hatta, dönemin İran Şahı Rıza Han Pehlevi, kendisinden İran’ın kalkınması ve bir demiryolu ağı kurulması hususunda yardım ister. William bu konuda Batılı dostlarının desteğiyle Şah’a yardım eder.
1901 yılına gelindiğinde ise Şah’tan küçük bir iyilik ister. O da İran topraklarında petrol arama ve çıkarma yetkisidir. Bu adama İran Şahı, 60 yıllığına petrol arama ve çıkarma yetkisi verir. Bunun karşılığında da William Şah’a 20.000 dolar nakit para ve çıkacak petrollerin satışından yüzde 16 pay vermeyi kabul eder.
Bu yetkiyi alan William Mecusilerin yaşadığı bölge olan Basra körfezinin kuzeyinde sondaj çalışmaları yapmaya başlar. Her sondaj vurduğu yerden petrol fışkırmaya başlar.
William, çıkarttığı petrolle çok zengin olur ve farklı şirketlerle ortaklık kurarak petrol çıkartmaya devam eder. Sonradan şirketini ve petrol çıkartma yetkisini devrettiği İngiliz şirketi British Petroleum’un temelleri atılır. Bugün hepimizin bildiği BP Benzin şirketi bu süreç sonunda kurulmuştur.
* * * * * * * * *
“Mecusilerin ateşi bin yıl boyunca sönmemişse, o ateş odun ve kömürle yakılmamışsa, o bölgede kesinlikle çok büyük petrol kaynakları vardır!” düşüncesiyle harekete geçen William, BP şirketinin temellerini atmış adeta.
 Aynı dönemde yaşayan yüz binlerce Müslüman, aynı bilgiye sahip olduklar halde, o bilgi üzerinde düşünmedikleri için, düşünen William’ın Petrolünü çok pahalıya almak zorunda kalmışlar.
Düşünmeyen insan, Peygamberinin mucizeleriyle sadece sevinir. Allah, okuyun, öğrenin, düşünün diyor. “Benim Peygamberim o kadar büyük ki, o doğduğu zaman Mecusilerin bin yıldır sönmeyen ateşi bile sönmüş!” bilgisini ezbere bilmek kimseye bir şey kazandırmaz.  
Aklı bilgiyle besleyen insan, bilgiyi düşünceyle, enerjiye ve güce dönüştürmeli. Çünkü: Düşünmek, akılla yol almaktır.
Tüm bu bilgiler ışığında, “Bir saat tefekkür etmek, bir sene nafile ibadet etmekten daha hayırlıdır” hadisi üzerinde herkesi düşünmeye davet ediyorum.
 
Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar
www.saitcamlica.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

Gaflet Perdesi Altında Soluksuz Yaşamak

”Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir.” (Kaf Suresi, 22)
Kur’an’da, “bir gün ya da bir günün birazı kadar” ifadesiyle, çok uzun zannedilen ömrün ne kadar kısa olduğunu açıkça belirtilir. Bu, Allah’ın haber verdiği çok açık bir gerçek iken, kısacık dünya hayatını mı, sonsuz cenneti mi tercih ediyorsunuz?
Dünya hayatında sahip olmak için çaba gösterdiğiniz ve zamanla eskimeyen, bozulmayan ya da çürüyüp yok olmayan bir şey var mı?
Bu listeye ömrünüz boyunca bakım yaptığınız, görünümüyle övündüğünüz, herhangi bir özelliği nedeniyle gurur duyduğunuz kendi bedeniniz de dahildir…
Dünyada yapılanların hepsi bir gün yok olacak ve yalnız Allah rızası için yaptıklarınızla Rabb’in huzurunda hesap vereceksiniz. Ya hatanızı ‘o gün’ fark ederseniz?
Allah’ın sınırlarına uygun bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde ya çok geç kalmışsanız?
Yeni ve güzel bir eve sahip olma arzusuyla gösterdiğiniz çabayı, cennet mülklerine ulaşmak için gösteriyor musunuz?..
Gaflet, tüm uyarılara rağmen, bunda ısrarcı olanları tarifi imkansız, sonsuz bir azaba doğru hızla sürükler. Gaflet içindeki kişiler, imtihan dünyası olduğunu göz ardı ederek sımsıkı sarıldıkları dünya hayatının ardından, sonsuz yaşamlarına azap ehli olarak devam ederler.
Oysa gerçekleri anlamak ve uygulamak her insanın en önemli sorumluluğudur. Gaflette ısrar etmesi durumunda ise kişi, dünyadaki tüm canlılardan daha akılsız bir duruma düşer. Şeytan insana her şeyi; Allah’ı, imanı, sevgiyi, merhameti, ölümü, ahireti ve kendisini unutturabilir. Bütün bunları unutan kişi, insan vasfı kazandıran bütün özelliklerini kaybeder. O zaman bitki bile ondan daha vasıflıdır.
İnsan şeytanın varlığını hiç unutmamalıdır. Şeytanı hatırladığında Allah’a ihtiyaç daha fazla olur. Çünkü şeytandan yalnızca O’na sığınılır.
“Varım” diyor musunuz? “Varım” diyorsanız, bu çok önemlidir… O zaman ruhu terbiye etmek gerekir. Bedeniniz sürekli bakım yaptığınız, temizlediğiniz, aciz, vaktinizi alan bir şeydir. Bedeninize gösterdiğiniz özenin ve bakımın daha da fazlasını ruhunuza yapmanız gerekir…
Şuur kapanıklığından kurtulup, ciddi bir çaba göstererek Allah’a yönelmediğinde, ateş ehli olmaktan kurtulamaz insan. Cehennemdeki şuursuzluk ve şaşkınlık ise daha da fazla olacaktır.
Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır. (İsra Suresi, 72)
Oysa gaflet ve ülfet perdelerinin altında soluk alamadan yaşayan kişi, yaşamından bir ülfet perdesini daha kaldırdığında nasıl huzur bulur…
Şuurumuzu açmalıyız. O zaman önümüze bambaşka bir perde açılacaktır. Son perdenin arkasının güzel olması için ise burada biraz çaba harcamalıyız…
Elif ALACA
elifalaca.com
makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;

İÇİMİZİ KARARTAN HASTALIK: GIYBET

Genç adam karşılaştığı kişiyi çok sevmişti. Bir kitapçı dükkânında yapılan sohbete önce kulak misafiri olmuş, sonra da müsâade alarak açıktan dinleyici olarak katılmıştı.
O güne kadar, böyle güzel ve etkileyici bir sohbete çok az şahit olmuştu… O günkü programını unutacak derecede, ağzından bal damlayan kişinin anlattıklarına daldı gitti…
Saatler sonra veda ederken, içinde biriken merakı yenmek maksadıyla bu bilgi, birikim ve anlatım sahibini tanımak istedi.
‘Efendim, sizi tanıyabilir miyim?’ sorusuna aldığı cevapla dondu kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Çareyi, apar topar kendini dışarı atmakta buldu. Çünkü sohbetine doyamadığı, sevecen tavırlarına hayran kaldığı kişi, onun yıllardır aleyhinde konuştuğu ve dolayısıyla da hiç sevmediği bir yazardı…!
Genç adam o gece hiç uyuyamadı. Kendisine empoze edilen ön yargıların tesiriyle, yıllardır bu yazarı çekiştirip durmuştu. Belki yazdıklarını okusa, karşıtlığı sona erebilirdi. Ama o öylesine aleyhte fikirlerle doluydu ki, buna imkân yoktu. Böylece bilmeden, tanımadan, sadece kulaktan dolma dedikodularla günaha girmişti… Bu sebeple kaç kere kavga etmiş, nice kalpler kırmıştı.
Bütün mesele, metot meselesiydi. Hayata, insana ve olaylara bakışla, problemleri çözüşte bu yazar, kendisinden değişik düşünüyordu. Yoksa o da Müslüman’dı, çalışkandı ve üretici bir insandı…
Genç adam, bu yazar hakkında kendisini bilgilendiren kaynaklara çok kızıyordu. Ama iş işten geçmiş, yıllara yayılan bir gıybete, boyunca batmıştı. Üzüntüsü sadece bu olayla da sınırlı kalmamıştı.
‘Ya diğer şahsiyetler hakkındaki bilgileri de doğru değilse?…’ Genç adam, o günden sonra kimsenin gıybetini yapmamaya karar verdi.
* Duyulduğunda hoşlanılmayan söz.
Kur’ân-ı Kerîm gıybeti, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetiyor. (Hucurat Suresi;12) Yüce Yaratıcı’nın bu ikazına rağmen, Müslümanlar bu büyük günaha ara vermeden devam ediyorlar.
Gıybet, hakkında konuştuğumuz kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı sözlerdir. Başkalarını, yanımızda bulunmayanları, gıyaplarında çekiştirmektir. Çoğu kişi söylenenler doğru olursa, gıybet sayılmayacağını sanıyor. Oysa söylenen doğruysa, gıybettir. Eğer söylenen doğru değilse, o zaman çifte günah işleniyor demektir. Çünkü birine yapmadığı bir kötülük isnat edilirse, bu işin adı ‘iftira’dır.
Benim başıma sıkça gelmektedir. Gıybete başlayan birini ikaz ettiğim zaman, çoğu defa feveran ediyor ve diyor ki: ‘Yemin ederim anlattıklarım tamamen doğrudur. Gözlerimle gördüm!’
İşte budur gıybet… Doğru da olsa, anlattığın yerde bulunmayan kişinin, duyunca hoşlanmayacağı şeylerdir…
Beni bir dernek lokalinde sohbet için davet etmişlerdi. Sohbetin konusunu gıybet olarak tespit etmiştik. Bir saatlik konuşmanın sonunda, dinleyicilerimden nüktedan bir zat dedi ki: ‘İyi de efendi, biz şimdi burada sabah akşam ne konuşacağız?’
Bu arif kişi çok doğru söylüyordu. Birçok sohbet mekânında, gerçekten gıybet yapılmasa, söz öylesine azalır ki… Bakıyorsunuz, kahvede, lokalde, çayhanede, ev toplantılarında hep gıybet var. Ya bir siyasînin, ya bir komşunun, ya bir sanatçının, ya bir akrabanın gıybeti yapılıyor. Yani Kur’ân’ın deyimiyle, ölmüşün eti yeniliyor.
Oysa bu türlü konuşmaların hiçbir faydası yoktur. Üstelik insanın içini karartır, ümitsizleştirir ve toplumdaki güven duygularını yok eder. Hem zaman israf edilmiş, hem de durduk yere günaha girilmiş olur…
* Gıybet edenin içi kararır.
Gıybet, yapanın içini karartır, kendine olan saygısını kaybettirir. Hep başkalarıyla uğraşan, kendisinin değersizliğini kabul ediyor demektir. Bahsedeceği şeyi bilmeyen, kültürsüz, fikirsiz insan hep konuşur. En kolay sohbet mevzuu olan gıybete kayar. Çünkü kendi değerleriyle kendini kabul ettiremeyenler, başkalarının eksikliklerini söyleyerek bir varlık göstermek isterler. Ötekini batırarak kendini yüceltmeyse, şerefli insanlara yakışmayan kötü bir haslettir.
Gıybet, yapısını, fıtratını bozduğu insanların meydana getirdiği toplumları da zehirler. Kimse kimseden emin olamaz. ‘El-Emîn’ adını, daha peygamberliğinden önce hak eden Efendimiz (sav) böyle Müslümanlar tarafından anlaşılamamış sayılmaz mı?
Gıybet, içinde taşıdığı sû-i zan, zarar verme, kıskançlık gibi birçok kötü duygular sebebiyle toplum hayatını çürütüyor. İnsan, kendi nefsiyle, kendi hata ve günahlarıyla uğraşacağı yerde, hep başkarınınkiyle meşgul olmayı iş ediniyor. Başkalarının hatalarıyla uğraşansa, kendine dönüp bakma fırsatını bulamıyor.
Gıybet ağızdan ağıza dolanırken şekil ve muhteva değiştiriyor. İşin içine yalanlar karışıyor. Yani günah adedi artıyor.
* Devenin neresi doğru ki?
Zamanın birinde, bir cahil kişi. Kulaktan dolma bilgilerini şöyle aktarıyormuş:
- Eskiden bir kadın evliya varmış… Hocası, onun çok sevdiği kızını kurban etmesini istemiş… Tam kesecekken, gökten bir keçi indirilmiş ve “Kızını değil, bunu kes!” denilmiş…
İşin aslını bilen adam dayanamamış ve cahil kişinin sözünü kesip demiş ki:
- Birader, o senin dediğin kadın değil, erkektir. Evliya değil, peygamberdir. Kızını değil, oğlunu kesecekti. Hocası dediği için değil, Allah emrettiğinden dolayı… Gökten keçi değil, koç indirilmiş…
Hani, deveye ”Boynun neden eğri?” diye sormuşlar da, “Nerem doğru ki?” demiş ya… Bazı gıybet konuları da ağızdan ağza eğrilerek dolaşıyor ve hakikatinden ayrılıyor.
Dostum inançlı bir Müslüman’dı. Hararetli hararetli anlatıyordu: “Duydunmu, hayretler içinde kalacaksın… Bak anlatayım… Hani şu ünlü… var ya…”
Meğer adam kaç yıllık karısından ayrılmış da sekreteriyle evlenmiş… Hâlbuki hanımı ne kibar, ne akıllı biriymiş… Bırak böyle bir kadını da cahil, yirmi yaş küçük sekreterinle evlen… Akıl kârımı bu? Ne günlere kaldık değil mi?…
Meselenin aslını öğreniyorum ki, bu olay dostumun heyecanını duyduğu gibi yeni değil. 10 yıllık bir geçmişte yaşanmış… Üstelik bu ünlü ve faziletli dostumuz, sekreteriyle değil; çok kültürlü, irfanlı, iz’anlı bir hanımefendiyle evlenmiş… Dahası, eski hanımıyla, çocukları olmadığı için, anlaşarak ve gönül rızasıyla ayrılmışlar vs. vs…
Herhalde gıybeti seven tanıdığım, yeni bir malzeme bulamamış olacak ki, üzerinden 10 yıl geçmiş bir olayı şimdi gündeme getiriyordu. Böyle bir gıybetin kime, ne faydası vardır? Ama zararı çoktur. Duyanların biraz da eklemelerle yaydığı bu gıybet, ilgili kimselerin kulağına gittiği zaman, onları nasıl yaralar, tahmin edebilirsiniz…
Bu türlü gıybetlerin ne dinleyicisi, ne de taşıyıcısı olalım. Çünkü hem insanlığa, hem de Müslümanlığa ters bir durumdur.
İmam-ı Şafii Hazretleri buyuruyor ki: “Süt dolu bir tasın etrafında dolaşan ağzı süt bulaşığı bir kedi görseniz, kedinin o tastan süt içtiğine şahitlik etmeyin…” Çünkü kedinin o tastan süt içtiğini söyleyebilmeniz için, kediyi süt içerken bizzat görmeniz gerekir.
Vehbi VAKKASOĞLU
makaleler kategorisinde yayınlandı. » yorum bırak;
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.