ŞEHR-İ RAMAZAN

BOYUM KUR’AN-I KERİME YARDIMSIZ YETİŞENE DEK, ONU “ŞEHİR” KELİMESİNE İZAFETEN BİR TAMLAMA OLARAK ANLADIM. BU ÇAĞRIŞIM HÂLÂ HOŞUMA GİDİYOR, ŞEHRİN GEÇİRDİĞİ OLAĞANÜSTÜ HALE DE UYUYORDU. BİLLAH RAMAZAN GELMESE BU ŞEHİRLER İNSANİYETİ HEPTEN UNUTUR, UNUTTURUR. BİR AYLIK İLAHİ TENEZZÜH SAYESİNDE KENTLER ATIKLAR VE BATIKLAR ŞEHRİ OLMAKTAN ÇIKIYOR, RAMAZAN ŞEHRİ OLUYORDU.

Ramazana bir gün kala şehrin en büyük mezarlığının da olduğu Tekke Tepesi’ne gider, dönerken de “Ay gördüm Allah, Amentübillah!” diye bağırarak cümbür cemaat mahâlleye girerdik. Bu sefer herkes gitti ben ayak sürüdüm, “ben size yetişirim!” diyerek, akranlarımdan ayrıldım. Patikanın iptidasından taze doğan hilal endamında biri belirdi. Bu tenhada şimdiye kadar gördüğüm hiç kimseye benzemeyen bu kişiden korkmam gerekirdi, ama yaklaşınca bütün kaygılar bitti… Selam verdi, nefesi saçlarımı okşadı:

-Kaç yaşındasın çocuk
-Yedi… Ya sen!
-Ben Ademle beraber dünyaya geldim.
-Hangi Adem!
-İlk insan ve peygamber olan.
-Kaç yaşında oluyorsun!
-Hesabını bilmem ben sadece senede bir dünyaya gönderilirim, bütün şehirleri gezerim. Anlayasın diye söylüyorum…

Bu kadar genç birinin hesaplanamayacak bir yaşta olmasını doğrusu aklım almamıştı. Ama bu yakışıklılıkta ve endamda biri de yalan söyleyecek değildi ya.

-Nuh’un zamanında da, İbrahim’in zamanında da vardım, her kavmi tanıdım her şehre girdim. Son peygamberin gelişiyle rüştümü tamamladım; cennet ehli olduğum için hep otuz üç yaşında gösteririm. Ümmet-i Muhammed beni Ramazan adıyla bilir. İlden ile gezer amel defterlerini temizler dönerim.

Ben dünyada böyle güzel görmedim, ben dünyada böyle temiz bir dost tanımadım. *

Evlerde Ramazan geldi gelecek telaşı, karşılama orucu tutuyor hanenin hanımları. Beylerin çoğunlukla nafileye yüzü yok.

-Anne, ben Ramazan’ı gördüm.
-Tabii oğlum, çocuklar görür.
Ramazan öncesi haftanın Cuma namazındayız.

Hoca hutbe okuyor, “Şehr-i Ramazan elleziiy….” bu kadarını anladım ayetin. Boyum Kur’an-ı Kerim’e yardımsız yetişene dek, onu “şehir” kelimesine izafeten bir tamlama olarak anladım. Bu çağrışım hâlâ hoşuma gidiyor, şehrin geçirdiği olağanüstü hâle de uyuyordu. Billah Ramazan gelmese bu şehirler insaniyeti hepten unutur, unutturur. Bir aylık ilahi tenezzüh sayesinde şehirler, atıklar ve batıklar şehri olmaktan çıkıyor, Ramazan Şehri oluyordu. Şafak gül gibi terliyor, çeşmelerden sular gümüş gibi akıyor, kuşlar şeker dilli şekerler kuş dilli…

İlk sahur…
-Ağzını çalkala oğlum!
-Tamam.
Vakit öğledir. Müthiş acıktım.
-Yemeğe çocuklar, size yarım gün oruç yeter.

Sonra ve daha sonraki yıllar tam gün oruca terfi ettik. Gün tam, ama orucun tamı ne gezsin bizde; yaptığımız ağzımızı kilitlemek ve Kitap ile meşguliyeti yoğunlaştırarak olabildiğince uzlete çekilmek, kalp kırmadan, can yakmadan iftarı beklemek… Avam orucu işte!

Orucun on dördüncü gününe kadar hilal yüzlü dostum her gün göründü ve her gün bir önceki günden daha güzeldi. Dolunay hâline gelmişti, gülümsüyordu, memnundu:

-Çocuk! Şehrin neredeyse tamamının amel defterlerini temizledim!
-Yaa!
-Evet.
-Ya benimki.
-Sen daha çocuksun.

Ertesi gün ve daha ertesi gün “Elveda Ya Şehr-i Ramazan” havası esmeye başladı. Evlerde bayram temizliği, odalarda kireç kokusu.

Bayramdan evvelki Cuma. Fıtır sadakasından bahsediyor imam efendi. Herkes barışmalı diyor. Eh zaten biliyoruz, bir de harçlık mevzuunda cömert davranılmasına dair bir şeyler söyleseniz, minberin ağırlığına zeval mi gelir?

Arefe günü… Ben artık o amel defterine bakılmaya gerek görülmeyen çocuk değilim.

Kırk yıl önce ilk karşılaştığımız patikadan çıkıyorum, meramım görünüşte kabristanı gezmek, ama gerçekte Ramazan’ı görmek. Aradan onca yıl geçti on yıllar geçti, Tekke tepesine hep o güzeller güzeli dostumu görürüm diye gittim, nafile. Şimdi yine yolları gözlüyorum geldi gelecek umuduyla… Yok, yok, yok.

Oydu. Geliyordu daha doğrusu gidiyordu.
Yine önce o selam verdi, ama söze ben girdim
-Yorgun görünüyorsun.
-Sen de yaşlanmışsın.
Sen dedi. Senli benli konuştu, ne saadet, demek beni unutmamıştı.
-Amel defterlerini temizledin mi yine?
-Evet.
-Ya benimki.
Cevap yerine, nar tanesi içindeki beyaz çekirdek gibi gülümsedi…
-Ona  cevap vermek, beni aşar.

Dur, gitme, kal desem, biliyorum fayda etmez; Saadet on bir ayda bir gelir dünyaya ve gider. Ağır adımlarla tepeyi aştı ve incele incele bulutlara gark oldu. Elveda dostum. Seni seviyorum, seni çok seviyorum. Seni sevenleri sen de seversin, bu bayram olmazsa gelecek bayram benim amel defterimi de yedi yaşında bir çocuğun saflığına döndüreceğini umuyorum.

Elveda Ya Şehr-i Ramazan!

Berat DEMİRCİ

Sayı:33

Yağmur Dergisi

Reklamlar
hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KADRİ BÜYÜK GECE

kadirsuresijpgkb4jy71cosj3

 

 

 

 

 

 

 

 

kadri büyük bir kitab, kadri büyük bir meleğin diliyle kadri büyük bir elçinin eliyle kadri büyük bir ümmete indirildi bu gece.. I. bu gece kadrinin bilindiği gece.. bu gece kadrini bilmen gereken gece.. bu gece kendinden fazlası olduğun gece.. bu gece varlığının göklere taştığı gece… bu gece…. Erişilmeyen raflardan sofrana indirilenin paylaştırıldığı gece… Ellerin uzanamadığı yücelerden avuçlarına doldurulanların taksim edildiği gece… Sonsuzluk müjdesinin, ölümsüzlük tesellisinin yeryüzünün açık yaralarına merhem edildiği gece… II. Hep şikayetçi değil miydin kuyrukta bekletilmekten? Sıradan sayılmaktan? Önemsenmemekten? Sesini duyuramamaktan? Ne kadar heveslendin ünlü biri olmaya? Herkesçe tanınmayı çok isterdin. Hiç kuyruğa sokulmamayı, bekletilmemeyi…. Söylediğin dinlensin isterdin. Önemsenesin. Adın dünyada büyük harflerle yazılsın diye bekledin. Şimdi sırası işte.. Bu gece kadir gecesi. Kadrinin sayıldığı gece. Hatırının bilindiği gece.. Rabbin seni sırada bekletmiyor; hemen huzuruna alıyor. Hatırını sayıyor. Rabbin seni sıradan saymıyor; biricik kulu eyliyor. Önemsiyor varlığını. Rabbin seni önemsemezlik etmedi hiç. Her söylediğini hemen duyuyor. Önemsediklerini önemsiyor. Dile getirdiklerini değil sadece, dile getiremediklerini de dua kabul ediyor. Fısıltılarını, iç çekişlerini, tereddütlerini de işitiyor. Sırdaşlarına söylediklerini değil sadece, kendine bile söyleyemediğin kusurlarını ayıplamadan yüzüne vurmadan bağışlayacağını söylüyor… Bu gece kadir gecesi.. kadrinin bilindiği gece.. hatırının sayıldığı gece… Karalıklarını rahmetin ırmağına bırak bu gece.. Affeden, affetmeyi seven, severek affeden Rabbin içine attığın, unuttuğun, susturduğun pişmanlık sızılarını da özür kabul ediyor, seni aklayacağını müjdeliyor. Hatalarından çok hatırını sayıyor.. Bu gece önemsendiğin gece.. bin geceden hayırlı gece… Göklü kervanlar müjdeler taşıyor ayağına.. günahlarının utancından kurtulmayı vaadediyor Rabbin sana. geçmiş hatalarının eteğini habire çekiştirmesine bir son veriyor. Birikmiş kusurların ayağına taktığı çelmelerden kurtarıyor seni Rabbin.. yeni bir hayat sunuyor sana. Bu gece ak sayfalara çağırıyor sesini.. Bu gece huzurunda durultuyor telaşlı nefeslerini. Bu gece yakınlığında diriltiyor ölü kelebeklerini.. Rabbin bu gece, dudağından düşen her heceye sonsuz hayatlar ekliyor. Rabbin bu gece, nefesine dolaşan her yakarışa sınırsız bağışlar sunuyor. Rabbin bu gece, yüzüne değen her damla göz yaşından bitimsiz kevserler doğuruyor. Olduğun gibi kabulleniliyorsun bu gece.. Ayıplanmadan. Yüzüne vurulmadan. Başına kakılmadan. Şart koşulmadan. Bekletilmeden. Önce sen.. Önce sen. Sadece sen.. Huzura alınıyorsun. Yüzünü yerden kaldırıyor Rabbin. Utançlarını bitiriyor. Kusurlarını siliyor. Rahmetinin serinliğinde teselli ediyor seni.. Yeni/den seviyor. Hiç hata etmemiş gibi yanına alıyor. Yüzünü yerden kaldırıyor… III. Bu gece takdir gecesi… sana takdir edilenler yeniden hesaplanıyor. Adını yazdırman bekleniyor cömertlik defterine… Yerini alman bekleniyor rahmet yağmurunun altında. Takdir senin. . Sana takdir edileni çoğaltmak elinde. Sana pay edileni çok etmek diline kalmış.. Bak… Avuçların boş, dudağın çatlamış. Yağmura kavuşacak mısın? Alnına değecek yağmurun damla damla sayıldığını bil, bu gece. Duayı al avuçlarına. Umudun için rahmet göğünde bulutlar biriktir. Takdir gecesi bu gece.. Hırslarının kuytusundan çık, heveslerinin uçurumundan kaç. Payına düşecek müjdeleri çoğalt. Bak… Umutların boşlukta… Tutunacak yer bulacak mısın? Dudağına gelecek ekmeğin lokma lokma bölündüğünü bil, bu gece. Duayı dokundur dudağına. Rızkın için rahmet bağına ekinler bırak. Takdir gecesi bu gece… Çoğaltıp biriktirmenin telaşını bir kenara bırak. Sana kalacaklara bak, seninle olacakları çoğalt. Bak…. Hasretlerin yokluğun eşiğinde. Varlıktan içeri çağrılacak mısın? Ölümünün ve ömrünün kaderin kefelerinde tartıldığını bil, bu gece. Duayı yoğur dakikaların hamurunda. Ömrünü rahmet çağının sonsuz günlerine bitiştir. Takdir gecesi bu gece… Aynaların övgüsünü bırak. Ettiklerine niyet kat; canını ve malını cennet karşılığı Rabbine sat. Kadir gecesi bu gece…. Gecenin kadrini bilenlerin gecesi. IV. kadri büyük bir kitab, kadri büyük bir meleğin diliyle kadri büyük bir elçinin eliyle kadri büyük bir ümmete indirildi bu gece.. farkında mısın kadrin ne kadar yüksekte… farkında mısın hatırın ne kadar el üstünde… haydi, durma, varlığını dilinin ucuna taşı. dua dua göğe yürü.. haydi, durma, hasretlerini nefeslerine taşır. dua dua göğe yürü.

Senai Demirci 

makaleler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

VERDİĞİMİZ ZEKAT AHİRETTE LEHİMİZE ŞAHİTLİKTE BULUNACAKTIR

Zekat; Allah’ın namazdan sonra en fazla zikrettiği dini vecibedir. Zengin ile fakirin arasındaki köprü ve bağdır. Sosyal dayanışmanın kuvvetlenmesine sebeptir. Fakirin zenginin malındaki tayin edilen hakkıdır. “Mü’minlerin mallarında dilencinin ve dilenmeyen fakirin bir hakkı vardır.” (Zâriyât, 19).

 Zekat, bir minnet ve töhmet sebebi değildir. Fakir kapı kapı dolaşıp zekat dilenmek zorunda değildir. Zengin fakiri bulup hakkını vermekle mükelleftir. Şu anda fakir ve yoksullara, darda kalanlara, talebe ve öğrencilere, Allah’ın yolunda olanlara ulaşabilecek İslami kuruluşlar oluşmuştur. Çevremizde zekat verilecek şahıslara bunlar aracılığıyla rahatlıkla ulaşılabilir.

 Zengin, malını helal yollardan kazanmış olsa bile nisap haddini aşan ve senesini dolduran malındaki zekatı vermediği müddetçe malını helalleştirmiş olmaz. Bu yüzden içinde bulunduğumuz Ramazan ayını da vesile bilerek zekatımızı verilmesi gereken yerlere vermeliyiz.

 Dünya malı Allah’ın kuluna olan lütfudur. Zengin olduk, mal sahibi olduk diye böbürlenmemeli malın yegane sahibinin Allah olduğunu ve birer emanetçi olduğumuzu bilmeliyiz. Malımıza isabet eden zekat miktarı ne kadar çok olsa da vermeme gibi bir düşünceye kapılmamalıyız. Malımıza isabet eden miktardan az verelim diye bir hile düşünmemeliyiz.

 Çünkü cimri ve haris olan şahıs mal topladıkça toplar. Onu saydıkça sayar. Ve asla ölmeyeceğini zanneder. Bu yüzden fakiri ve yoksulu gözetmez. Zekatını çıkarmaz. Ama Allah her daim kulunu görüp gözetler. Üzerine muhafız olarak ikram sahibi, yazıcı ve kulun ne yaptığını bilen melekler görevlendirmiştir. Bunlar ahirette de kula şahitlik edeceklerdir. Kişinin kazandığı mal da kendisine şahitlik edecektir. Zekatı alanlar da zengin olanlara şahitlik edeceklerdir.

 “Kıyamet gününde stok edilen altın ile gümüşün üzerleri cehennem ateşinden kızdırılacak da mal biriktirenlerin alınları bunlarla dağlanacak ve onlara şöyle denilecek: İşte bu, (zekâtını vermeyip) stok ettiğiniz altınlardır. Ve stok ettiklerinizin cezasını çekin.” ( Tevbe, 34)

 Bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyruluyor: “Allah’ın fazlından verdiklerini kullarından esirgeyenler için o malın hayır olduğunu zannetme. Belki o mal, onlar için şerdir. Kıyâmet gününde fakirlerden esirgedikleri o mal, onların boyunlarına halka yapılacaktır.” (Âl-i İmrân, 180)

 Bu konuda Kalem Suresi on yedinci ayetinden başlayıp otuz ikinci ayeti kerimesine kadarki kısımda bahsi geçen bahçe sahiplerinin kıssası manidardır. Bu kıssada her sene malının bir kısmını fakirlere ayıran baba vefat edince, evlatları fakirleri paysız bırakmak için mahsullerini gece toplamaya çalışıyorlar. Ama sabah olduğunda bahçelerinin yanıp kül olduğunu görüyorlar.

 Zekatı az çıkarmak için hileye başvurmak asla aklımızdan geçmemelidir. Hileye başvurmak aklımıza geldiğinde Cumartesi ehlinin başına gelenin başımıza da gelebileceğinden korkmalıyız. Hani Yahudi topluluğuna bir imtihan vesilesi olarak Cumartesi günü balık avlamaları yasaklanmıştı. Onların bir kısmı oltalarını Cuma günü atıp Pazar günü topluyorlardı. Bu sayede Cumartesi günü gelen balıklar da avlanmış oluyordu. Bu hileleri nedeniyle Allah onları helak etti.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. “Yahudilerin işledikleri büyük günahları işlemeyin; onlar Allah’ın yasaklarını delmek için her türlü hileye başvuruyorlardı”.

Selam ve dua ile

 A.Halim Seçkin

dogruhabergazetesi.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

BİTİRMEDİĞİNİZ İŞLER SİZİ BİTİRİR

Anababaysanız özellikle de anneyseniz işlerinizin hepsini bitirmeniz zordur ve zaten işlerin hepsini birden bitirmeyi amaçlamak gerçekçi değildir. Ama en azından “başlanan işi yarım bırakmamak” ya da “bir işi bitirmeden diğerine başlamamak” gibi prensiplerimiz olmalı. Olmalı ki, bitirdiğimiz işler bizi rahatlatsın, bekleyen işlerimizi gerçekçi bir planla sıraya koyma motivasyonumuz artsın. İşte size bu konu üzerinde düşünmenizi sağlayacak hoş bir yazı:

Bitirmeye koşan bir anlayışla başladığım iş, ufak bir engele takılıp tökezledi. Sabırsızlık limanında, yanına gelen diğer yarım işlerle karşılaştı. Coşkunun kesintiye uğramasının izlerini taşıyan bu işler, bulundukları yerde psikolojiye başarısızlık etiketini yapıştırma işiyle meşguldüler. Bu etiketler yapıştıkça biriken işler artıyor, bazen de işe başlama isteği giderek söndüğü için yalnız kalıyorlardı. Bense bir işi bitirinceye kadar sabredemiyor, “Onu da bitiririm.” inancıyla başka bir işe hevesleniyordum. Başlarken de; “Biliyorum bu da yarım kalacak.” diye düşünüyordum.

Artık rahatsız olduğum halde yarım bırakmaya, bir gün bitireceğim diye inanmaya ve buna rağmen yarım bıraktıklarıma el atmamaya devam ediyordum. Giderek, “Sen zaten neyi bitirip başına çıkabilirsin ki?”, “Senin elinden iş çıkmaz, sen en iyisi hiçbir işe başlama.” diye kendime sataşmalarım başladı. İşlerini bitirebilenlere gıpta etmeye başlamıştım. “Bu sabrı nereden buluyorlar?” diye şaşırıyordum. Hayata ve zamana ciddiyet ve sorumluluk gözlüğü ile baktığımı zannediyordum ve fakat beni kuşatan bir görüntü bana yanıldığımı söylüyordu. İş yaparken çekeceğim sıkıntının sonunda, beni karşılayacak olan başarı çerçevesinde harika bir manzara vardı, fakat zihin gözlerim bunu göremiyordu.

Bitirmenin hazzını yakalayamamış bir psikolojinin sonuçlarıydı bu iş bitirememeler ve üretilen mazeretler. Bitirilememiş işlerin kocaman ezici psikolojisi yanında, bozulmuş ve sancı çeken imajlar, insanların karşısına çıktığım yüzümdeki anlamı değiştiriyordu. Yoksa ben işleri bitirememekle kendimi mi bitiriyordum? Yoksa gönül yorgunluğumun bir ucu da buraya mı dayanıyordu? “Yapamam” diye kendi kendime oluşturduğum bu algı, bana pranga olan bu zihinsel yük, enerjimi tüketmek için kolları sıvamış.

Benim acil olarak zihnimdeki işe verdiğim anlamı düzeltmem lâzım galiba. İşlerimi bitirmem gerektiğine dair inancımı kuvvetlendirmeli ve yeni bir sürecin hareket plânını hazırlamalıyım. O zaman “Bismillâh” deyip harekete geçelim.

Başladığı işi bitirmek ne anlama gelir? Bize nasıl etki eder?

– O işin sonucunu önemsemek anlamına gelir.
– Kendisine “başladığı işi bitirme” başarısını yaşatmak anlamına gelir.
– Bu aynı zamanda, o işin faydasından mahrum kalmamak demektir.
– Yeni başlayacağı bir işe, bitirdiği işin tecrübesini de ilâve etme şansını buldurmak demektir.
– Yeni bir işe başlama azmini artırır.
– Kendisine ait olumlu bir imaj oluşur. “Ben buna başlıyorum ve bitireceğim inşallah, ben başarabilirim, bunun örnekleri var” gibi algılar ve tanımlar oluşur ve bu bütün hayatını etkiler.
– İşe başlamak ve uygun zamanda bitirmek, çevremizin güvenini kazandırır ve imajımız güçlenir. İnsanları bizimle iş birliği yapmaya hazırlar.
– Üretkenliğimizi arttırır. Başladığımız işi bitirmekle, zihin daha hızlı ve üretken olur, bu da olumlu bakış açısını destekler.
– İş yapmayı sevdirir. Her bitirilen iş, gelecekte yapılacak işlerin de bitirileceği psikolojik algısını oluşturur.
– Başladığı işleri bitirmek, iş yapanın da birlikte yaşadıklarının da hayatını kolaylaştırır.
– Zihninde bitirilmemiş işlerin birikmesi, dikkatin başka tarafa odaklanmasını engeller, işleri bitirdiğimizde kolaylıkla diğer işe odaklanabiliriz.
– Diyelim ki 10 işi başlayıp bitirdiniz. Bunun zihninize ve psikolojinize etkisi-katkısı 10 iş bitirmiş gibi değil, belki 50-60 iş bitirmiş gibi olur.
– Her bitirilen iş, o işle ilgili başkalarının da işini kolaylaştırır ve bu aynı zamanda hayatın kolaylaştırılması anlamına gelir.
– Çok güzel bir sözde “Her zor iş, vaktinde bitirilmemiş ve yarım bırakılmış küçük işlerin birikmesinden oluşmuştur.” deniyor. Ayrıca “Büyük işleri başaranlar küçük işleri titizlikle yapanlardır.” sözü de, aynı noktaya vurgu yapıyor. Dolayısı ile bir işe başlayıp bitirmek, insanın zihninin başarı kaydı yapmasına, bu da kendisine güvenmesine, değer vermesine ve saygı duymasına ciddi anlamda katkıda bulunur.
– Her bitirilen iş bir basamaktır, sizi yükseltir.
– Her işe başlarken bir başlama hızı ve gücü, yani enerjisi vardır. Her yarım bırakılan iş, bir sonraki işe başlama enerjisini azaltır.
– Yarım kalmış işler yılgınlık ve bıkkınlık oluşturur.
– Yarım bırakılmış bir iş, zihnimizin bir tarafında sürekli olarak tutulur ve başarısızlık bilgisi ve duygusu taşıdığı için de unutkanlığa sebep olur.
– İşleri bitirmemeyi alışkanlık haline getirmek, giderek bunu normal görmeye ve hatta savunmaya zemin hazırlar. Bu da, zihnimize çelme takan yanlış bir alışkanlığın normalleşme sinyalleridir ve itibar kaybına davetiyedir.
– Bitmiş bir işi görmenin gururundan mahrum bırakmaktır kendini.

Hatırımızda tutmalıyız ki, “Motivasyonumuz azaldıkça mazeretlerimiz artar”. Kişisel ve toplumsal olarak ihtiyaç duyulan doğru bir iş tutuş biçimi için, yüksek motivasyona ihtiyacımız var. Bunun var olma ve devam etme sebeplerini oluşturabilmek için gerekli iradeyi, kararlılığı ve sabrı, hepimiz için Allah’tan istiyorum. Dualarımızla efendim…

24.07.2008
Saliha Erdim

annenotlari.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

KUR’AN’I YAŞADIKÇA

 img355/2384/930488480249b1677eood71bc9.jpg

Bir insan ki; yenilmez, ne kalem, ne tüfekle;
Ne saray sofraları, ne kuru bir ekmekle.
Bir insan ki; dünyada, korkusuz bir yürekle,
Allah’a vekîl olur, Kurân’ı yaşadıkça…

Bir inanç ki; sarsılmaz, ne tayfun, ne tûfanla;
Güçlenir sabır denen, en zorlu imtihanla.
Bir inanç ki; beslenir, her nefeste îmanla,
Sonsuzlara tâc olur, Kur’ân’ı yaşadıkça…

Bir vicdan ki; düşmeden, nefsin tuzaklarına;
Mahşer penceresinden, bakar kul haklarına…
Bir vicdan ki; her çağda, zulmün uşaklarına,
Adâleti haykırır, Kur’ân’ı yaşadıkça…

Bir gönül ki; dost olur, ”aman” diyen düşmana;
Şevkati şükran bilir, yaratılmış her cana.
Bir gönül ki; paklanır, kin ve kibirden yana;
‘Yer ile yeksân’ olur, Kur’ân’ı yaşadıkça….

Bir huzur ki; bozulmaz, şeytanî şüphelerle,
Ne tabiî afetler, ne de başka bir şerle…
Bir huzur ki; barışır, o ilâhi kaderle;
Ruhlara sükûn verir, Kur’ân’ı yaşadıkça…

Bir edep ki; hayânın, gölgesinde barınır,
Ahlâk ibriklerinden, süzüldükçe arınır…
Bir edep ki; namusu, servetten önde tanır;
Âyetlerle yıkanır, Kur’ân’ı yaşadıkça…

Bir hayat ki; doyumsuz, her mevsimi bir bahar;
Her baharda bin meyve,her meyvede bin tad var.
Bir hayat ki; ölümsüz.. Çünkü aslında mezar;
Bir cennet kapısıdır, Kur’ân’ı yaşadıkça…

Bir sevda ki; titretir, yürekleri derinden;
Dağılır kâinata, Medine göklerinden..
Bir sevda ki; açılır, semâlar kaç yerinden,
Muhammed nûru ile, Kur’ân’ı yaşadıkça…

Bir dünya ki; ne açlık, ne cinâyet, ne savaş,
Ne kan ağlayan mazlum, ne gözlerde damla yaş.
Bir dünya ki; ufuklar, ağarır yavaş yavaş;
Sabahlar müjdelenir, Kur’ân’ı yaşadıkça…

 

CENGİZ NUMANOĞLU

şiirler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

OKUL FOBİSİ

Okula yeni başlayan çocuklarda, yeni durumun uyandırdığı belirsizlik duygusu, kısa süre içerisinde yoğun korku duygusuna dönüşebilmektedir.

Birçok çocuk, sözde bahaneler üreterek okula gitmek istemediğini söyler; çoğu zaman öğretmeninden korktuğunu, arkadaşlarının ona iyi davranmadığını, okulun sıkıcı bir yer olduğunu söyler. Hatta çocuğun stresi o derece artar ki, çocukta baş ağrısı, karın ağrısı, ateş şikâyetleri ile birlikte şiddetli bulantı, kusma nöbetleri görülebilir. Bunun yanı sıra iştahsızlık, uykularında bozulma, alınganlık, sinirlilik hâli, içe kapanıklık, tikler de oluşabilir. Okullar; tatil olduğunda ise, çocuk mutlu ve huzurludur, bu şikâyetleri tamamen ortadan kalkmıştır.

Öne sürülen bu psikolojik ve fizîkî mazeretler, aslında birer maske gibi anneden ayrılma endişesini gizlemektedir. Okul çağına kadar anneden ayrılmayan ya da ev dışında fazla tecrübesi olmayan çocuklarda, okul fobisinin daha çok karşımıza çıkması, bize durumun sosyal yaşantı tarzı ile ne kadar yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Özellikle bu fobi, okul ortamına ilk kez giriş yapan 1. sınıf veya anasınıfı öğrencilerinde daha sık karşımıza çıkmaktadır ve okul korkusu yaşayan çocuklarımızın sayısı hiç de küçümsenecek kadar az değildir. Eylül ve Ekim ayları boyunca okulların kapılarında bekleyen veliler ve ağlayan çocuklar, alışık olduğumuz manzaralardır.

Çocuklardaki bu gerginlik ve tedirginlik hâli, bir-iki haftayı geçmediği sürece, durumu basit okul korkusu olarak adlandırabiliriz ve gerginliğini sadece yeni duruma adapte olmanın verdiği stresin bir yansıması olarak kabul ederiz. Fakat bu süreç, daha da uzayıp çocuğun okuldaki performansını ve ev hayatını etkilemeye başlayınca “fobi” de başlamış demektir.

Okula gitmek istemeyen çocuk, ya anneden ayrı kaldığı süreç içerisinde annesine bir zarar gelebileceği endişesi taşır, ya da o yanında olmadığı zaman kendisini yetersiz ve korumasız hisseder. Bu yüzden çocuğu okula gitmeye zorlamak, tehdit etmek yerine yapılacak en uygun davranış, okulda yalnız olduğunda dahî tek başına kendine ait işleri yapabileceği yönünde destek vermek ve korkuları hakkında konuşmaktır.

Okul fobisini sadece çocuğun anneye bağlılığından kaynaklanan bir durum olarak izah etmek mümkün değildir. Aynı şekilde anne de çocuğundan ayrılma endişesini taşımaktadır. Okul dönemine kadar bağımlılığını sürdürdüğü, sürekli kontrolü altında tuttuğu en değerli varlığı, artık tüm gün gözünün önünde olmayacak, dış çevreden gelebilecek tehditlerin etkisi altında kalacaktır. Bu düşünce, anneyi içten içe tedirgin eder. Sonuç olarak anne ve çocuğun birbirlerine olan marazî bağımlılığı, okul yıllarında okul fobisi olarak karşımıza çıkar.

Genellikle okul fobisi yaşayan çocukların başarı kaygısı olan, özgüven eksikliği yaşayan, uslu, uyumlu, pasif ve itaatkar çocuklar olması dikkat çeker, çünkü hayatları boyunca hep kollanmaya alışmışlardır.

Okul fobisi olan çocuklara yaklaşım konusunda bilinçli davranmak çok önemlidir; çocuğun isteksizliğinin geçmesi beklenmemeli, okula dönüş bir an önce gerçekleştirilmelidir.  Okuldan ayrı kalınan dönem uzadıkça, çocuğun oturmuş bir sınıf düzenine intibak etmesi daha da zor olacaktır. O okuldan ayrı kaldığı dönem içerisinde sınıftaki diğer çocuklar okula uyumlarını tamamlamış, arkadaşlıklar kurmaya başlamış olacaktır. Bu oturmuş düzen içerisinde kendisine bir yer edinebilmesi ise, onun için daha güç olacaktır.

Bir an önce bu zor göreve başlamalı ve kısıtlı bir süre olsa da okulda vakit geçirilmelidir. İlk günlerde anne, çocuğa okulda eşlik edebilir, fakat her geçen gün çocuğun okulda geçirilen süresi artırılmalı, bunun yanında annenin okulda geçirdiği süre ve çocuğa fizîkî yakınlığı azaltılmalıdır. Bu şekilde bağımlılığı kademeli olarak ortadan kaldırmak ve çocuğu da fazla örselemeden okula alıştırmak hedeflenmelidir.

 Tuba Sökmen

sebnem.org 

 

 

 

eğitim kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

REYYAN

Şemseddin YAPAR

MERAKIM BATSIN, MERAKLANMIŞTIM. YAKINDAN BAKINCA BİR KISMI BÜYÜK BİR KISMI KÜÇÜK HARFLERLE YARIM YAMALAK OKUNABİLEN “RABBİM BENİ REYYAN’A YAZ” SÖZLERİNİ SEÇTİM. BİR KIZ İSMİYDİ BU BE! KAFAM ÇIFIT ÇARŞISINA DÖNDÜ BİRDEN.
Kara sinek, ahşap sehpanın üstündeki fesleğenin açık yeşil yapracıklarından kalktı, elimdeki tatlı tabağının çevresinde birkaç manevra yaptı. Yaklaştı, uzaklaştı. Kat kat baklava diliminden aşağıya, beyaz porselen zemine doğru akmış, hamur kırıklı, ceviz parçacıklı şerbet gölünün sahiline kondu, hemen kalktı. Tekrar kondu. Ürkütmemek için tabağı hareketsiz tuttum. Oynatmadım.

Arka kısmı kara tüylü şişman kara sinek, elimde kımıltısız tuttuğum baklava tepesine yaklaştı. Yassı kafasının altından çatallı, ucu yassı hortumunu çıkardı. Sarımsı şerbet deryasından nasiplenmeye başladı. Somurdu, somurdu. İçine çektiği yerin tadı hoşuna gitmemiş gibi, biraz uzağa, biraz yakına yer değiştirdi. Ha babam somuruyordu. Nevalesi bitecek gibi değildi. Bir kara sineğin cirmi ne ki, yediği ne olsun! Şerbet deryasından hiç eksiltemedi. Geri çekildi. Ön ayaklarıyla antenlerini sildi, yalandı. Arka ayaklarıyla kanatlarını sıvadı. Sırtının kambur kısımlarına kadar masajı ilerletti. Banyoda kendi sırtını keselemeye çabalayan şişman birine benziyordu.

Sineğin sabun köpüklü lifi ulaştırmaya çalıştığı yerde, İki kürek kemiğimin arasında bir dirsek darbesiyle şimşeklendim. Ne olduğunu anlamak için refleks hareketiyle geri döndüm. Abim ağzını yamuşturmuş Bruce Lee tavırlarıyla bana bakıyordu. Dirseği hâlâ doksan derece hamle pozisyonundaydı. Kare donmuştu. Film ilerlemiyordu. Ben konuşmasam o sadist zevkinin doruklarından inmeye niyetli değildi. Açık çenesiyle dişlerini gösteriyordu:

– Heayth! Kamburlaşma!

Sırtımdaki sinirler, dirsek yumrusunun indiği yerden omur tırtırlarımın çevresine acıyı damar damar yayıverdi. Birkaç saniye sonra da o bölge alev alev yanmaya başladı. Sanki bir kürek kızıl köz getirmişler de oracığa basmışlar gibiydi.

Abim annemin gönüllü kolluk kuvvetiydi. Annemin benim için geliştirdiği bazı beden düzeltme teorilerini pratiğe aktarırdı. Bunu zevkle yapardı. Takışmaya değmezdi.

Annem bu sıralar duruşuma takmıştı. “Kambur olacak bu oğlan kambur.” diyordu. Gelip geçerken sırtıma bastırıyor, oturuşumu düzeltiyordu. Elinin uzanamadığı zamanlarda gözbebeklerini yuvarlıyor, bakış zoruyla bana dik duruş öğretiyordu.

Ortalıkta sinek minek kalmamıştı. Ben de deminki zarkanatlı gibi tabaktaki nasibimi bitirmeden kalktım. Montumu alıp fırladım sokağa. Sokakta gelip geçen insanları kamburu çıkanlar ve dik duranlar diye iki grup hâlinde görmeye başladım.

Şu bakkal bu kadar başı önünde miydi? O pideci çırağı niye bu kadar dik yürüme çabasında ki? Saçlarını da o biçim geriye jölelemiş. Kime ne ispat edecek? Ya şu orta yaşlı amca daha babam yaşında; ama neredeyse iki büklüm. Bu gözle bakınca, kendimi kamburlar, dik yürüyenler, dümeni eğriler, sırtı bombeliler ve oklava yutmuşlar cumhuriyetinde gibi hissettim. Gönlüm ezik, gururum incinmiş bir şekilde gezdim kaldırımları.

Canım sıkıldıkça, sevinçli bir şey oldukça, anlatacağım bir mesele olunca ya da hiç yoktan Ekrem Abiler’e gider olmuştum. Sağ olsunlar geri de çevirmezlerdi. Değil geri çevirmek, her zaman el üstünde tutarlardı bizleri, alabildiğine gönülden davranırlardı.

Canım sıkılmıştı. Abimin dirsek acısı sırtımda, asıl ağırlık yüreğimde, Ekrem Abiler’e yollandım. Zili çaldım, içeri girdim. O gün yeni bir abi gelmişti eve. Misafir değilmiş, artık burada kalacakmış. Kalacakmış ama bana biraz garip geldi. Adı Raif’ti.

Raif Abi’nin garipliği duruşundaydı: Basbayağı kamburdu. Sırtında küçük bir basketbol topu saklı gibiydi. Kamburluğu kalıcı değildi. Sanki kendi isteğiyle kamburlaşıyor gibiydi. Tipine baksanız süklüm püklüm, içine kapanık bir mıymıntı derdiniz. Oysa konuşması, sohbeti, muhabbeti hiç de öyle değildi. Şen şatır bir sohbet adamıydı. Yaşar Kemal’in sırım gibi delikanlı İnce Memet’i sofra başında nasıl yumak kirpi gibi yumuk yumuk, tortop oturuyorsa Raif Abi de o dalyan cüssesine rağmen kamburunu çıkardıkça çıkarıyor, Victor Hugo’nun Quasimodo’su gibi yamuklaştırıyordu bedenini. İlginç bir kişilikti vesselâm!

Her zaman yanında bir hadis kitabı taşırdı. Kütüb-i Sitte’den miydi, Buhari’den miydi, şimdi hatırlayamayacağım. Belki de Riyazüssalihin’di. Bu cildi yıpranmış kitabın vişne çürüğü ipi hep cennet bahsinde dururdu. Bu bahsin hadislerinden birinin altı kırmızı tükenmez kalemle çizilmiş, çizginin üstünden birkaç defa gidilmişti: “Cehennem nefsin hoşuna giden şeylerle, cennet de nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle çevrilidir.”

Raif Abi’nin sağ elinin orta parmağında kalın denebilecek bir gümüş yüzük dururdu. Temizlik konusunda titiz biriydi. Tuvalete giderken saatini, yüzüğünü üşenmeden çıkarır, abdestini aldıktan sonra bunları yeniden takardı.

Bir gün kendisi lavaboya uğramışken saatini aldım, evirdim çevirdim, markasına baktım. Yüzüğünü aldım parmağıma taktım. Biraz bol geliyordu bana. Çıkardım. Üstünde çapraz çizgiler vardı. İç tarafını inceledim. Belli belirsiz çizgiler vardı orada. Bu silik çizgiler bazı kelimelerin kargacık burgacık harflerinden başka bir şey değildi. Harfler elle yazılmıştı. Belki de bir bıçak ucuyla falan kazınmıştı, gümüş yüzüğün iç kısmına.

Merakım batsın, meraklanmıştım. Yakından bakınca bir kısmı büyük bir kısmı küçük harflerle yarım yamalak okunabilen “Rabbim beni REYYAN’a yaz” sözlerini seçtim. Bir kız ismiydi bu be! Kafam çıfıt çarşısına döndü birden. Aklımdan envai türlü şüphe geçti. Raif Abi dediğimiz kişi anasının gözüymüş meğer.

Bu küçük dedektiflik macerasından sonra, Raif Abi’nin benim gözümdeki kamburumsu mahcup görüntüsüne, çevresinden bir gönül ilişkisi saklayan utangaç bir âşık silüeti eklendi. Bu bakış değişikliği, ona olan muhabbetimde epey azalmaya sebep oldu. Nasıl olmasın, adam düpedüz bizi aptal yerine koyuyor, bu melek gibi abilerin arasında yuvalanıp dışarıda fıstıkçılık yapıyordu. Safi bakışlı bu insanlara nasıl da ehli kalp bir veli gibi görünüyordu. Pes doğrusu!

Bir gün Ekrem Abiler’in evinden kendi evime çıkmak üzereydim. Çay sohbetinin son demleriydi. Bilirsiniz çaydanlıktaki çayın miktarıyla sohbetin demlenmesi ters orantılıdır. Zaman ilerledikçe sohbet koyulaşır, kıvamlanır. İsteseniz de ayrılamazsınız çay tepsisinin çevresinde oluşan muhabbetin çekim gücünden. Laf ballandıkça ballanır, söz tatlandıkça tatlanır.

O zaman da laf lafı açmıştı, herkes öncekinin bıraktığı yerden alıp diğerine teslim ediyordu lafı. Bir bayrak yarışıdır gidiyordu. Ben de sırası gelince annemin kambur duruşum hakkında söylediklerinden, abimin sırtımı düzeltmek için uyguladığı dirsek darbelerinden yakındım. Yaşadıklarımdan, hislerimden söz ettim. Bir genç olarak bana karışılmasından ne kadar sıkıldığımı paylaştım. Paylaştım paylaşmasına da nereden bilirdim söylediklerimle oradaki birini, Raif Abi’nin kambur sırtını dürtüklediğimi.

Raif Abi, kendi kamburunu da ilgilendiren bir sohbetin ikliminde olduğunu sezmişti:

Olsun be kardeşim, dedi olsun, burada kambur derler adama amma mahşer meydanında harama bakmayanlar içinde anılır adın, harama bakmamak için sokakta başını öne eğerek gezenler grubunda çağrılır adın. Hem haram görüntülere bakmayanları cennetin Reyyan kapısından alacaklarmış içeri.

Gözleri dolu dolu olmuştu. Dokunsan ağlayacaktı. İşlemcisi düşük beynimle ben neye uğradığımı şaşırmıştım. Kafama dank etmişti koca bir şey. Yeni anlamıştım yüzüğün içindeki “Rabbim beni REYYAN’a yaz” cümlesini, bu cümledeki Reyyan’ın ne manaya geldiğini. Yanarım da bu cennetlik abi hakkında böyle düşündüğüme yanarım.

Raif Abi gözyaşlarına sahip olmaya çalışarak ekledi:

– Sen yeter ki bakışlarını sokaktaki haram görüntülerden koru! Bunun için başın önde yürümüşsün, kamburlaşmışsın, tipin kaymış, ne zararı var! Cennetin Reyyan kapısından alırlar seni, işin gümüş olur o zaman!
sayı:31

yagmurdergisi.com.tr

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »