KALEM İŞLER

Kalem işler omuzlarımızda
Yaptıklarımızdan da sorumluyuz
Yapmadıklarımızdan da…
 
İdare edenler kadar
Edilenler de
Zorlu bir sınavda…
 
Ne depreme benzer o
Ne heyelan, ne kasırga
Ve ayaklarda pranga…
 
Söze dikkat et dostum
Değer ver söze
Her şeyin özü sözde…
 
Akıllı kendine bakar
Özüyle konuşur önce
Değişmez övünce sövünce…
 
Kibirli olma öğüde asla
“Sen kendine bak”
Zehirdir altın tasta…
 
 Bir ülkede yaşıyorsak
Bir vücut gibiyizdir bak
Sevinçte yasta…
 
 Bir gül gibidir her dem
Adalet ve erdem
Kokar burunlarda…
 
Uslu olursak eğer
Mekteptir musibetler
Kayıp yok sonunda…
 
“Hak şerleri hayreyler”miş
Doğru söylemiş derviş
Ermişler şahit buna…
cemalnar.com

şiirler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

DÜŞÜNMEK AKILLA YOL ALMAKTIR

Düşünmek, akılla yol almaktır…
Bugün sizinle ilk okuduğumda “vay be!” dediğim bir olayı paylaşacağım. Bilgi üzerinde düşünen insanın yapabilecekleri konusunda çok çarpıcı bir örnektir.
Allah insanı sürekli tefekkür etmeye davet ediyor. “Hiç düşünmez misiniz? Aklınızı kullanmaz mısınız?” diye biten onlarca ayetle, Allah’ın bizleri niçin sürekli düşünmeye ve aklımıza kullanmaya davet ettiğini bu ve benzeri olayları okudukça daha iyi anlıyorum.
 Lise bittikten sonra, Kuran Meali okumaya ilk başladığımda en çok dikkatimi çeken birkaç şeyden birisi bu oldu. Allah insanı sürekli okumaya, öğrenmeye ve öğrendikleri üzerinde düşünmeye davet ediyor. Sadece okumak, bilmek yetmiyor. Bildiklerimiz hakkında düşünmek zorundayız.
Hem ailemizden hem hocalarımızdan defalarca İslam tarihini dinledik, okuduk. Peygamber efendimizin dünyaya gelişiyle birlikte, dünyada meydana gelen mucizeleri bilmeyen yoktur.
Doğduğu gecede Mekke’yi bütünüyle misk ve amber kokusu kaplamıştı.
Doğduğu gece kisrânın sarayı yıkıldı.
Mecusilerin (ateşe tapanların) bin yıldır yanan ateşi söndü.
Lat ve uzza dâhil bütün putlar kırıldı
Bu bilgiler, yüzyıllardır Müslümanlar tarafından biliniyor. Nesilden nesile anlatılarak, dilden dile dolanarak anlatılan, yazılan bu bilgiler, Peygamber efendimizin hayatını anlatan tüm kitaplarda vardır. Bu bilgiye sahip olmak (bilmek) ve bu bilgi üzerine kafa yormak (düşünmek) arasında nasıl büyük bir fark olduğunu, ben aşağıda sizinle paylaşacağım yazıyı okuyunca daha iyi anladım.
* * * * * * * *
Avustralyalı amatör bir arkeolog olan William Knox d’Acry, arkeoloji ve tarih çalışmıştır. William, 1890’lı yıllarda, İslam tarihini de merak etmiş ve okumuş. İslam tarihini okurken, “Müslümanların Peygamberi dünyaya geldiği zaman meydana gelen mucizeler” bölümünü okurken zihninde aniden bir ışık yanmış. “Mecusilerin bin yıldır sönmeyen ateşi sönmüştür” bilgisine takılı kalmış. Ve bu bilgi üzerinde düşünmeye başlamış.
“Mecusilerin (ateşe tapanlar) sönmeyen ateşinin kaynağı neydi? Bu kaynak odun – kömür olamaz. Hem çok masraflı hem de büyülü (çekici) bir tarafı olmaz, odun – kömürle yanan ateşin. İnsanlar odun toplayıp ateşe taşımasa ateş söner. İnsan takviyesi ile yanan, odun taşınmayınca sönen bir ateşi kimse kutsal kabul etmez.”
William, ateşin niçin sönmeyeceği konusunda düşünürken zihnin büyük bir ışık yanıyor. Zihninde yanan bu ışığın peşinden İran’a, Mecusiler yüzyıllar boyunca yaşadığı bölgeye incelemeler yapmak üzere gider. Arkeoloji çalışmalarına orda devam eder. İran yönetimine, İran medeniyetinin köklerini ve tarihini araştırdığını söyler. Ancak zamanının büyük bir kısmını, Mecusilerin tarihte yaşamış olduğu bölgeye ayırır. Onu en çok Mecusilerin tapınakları ilgilendirir.
İranlılar, kendi medeniyetlerini bu kadar araştıran ve İran aşığı (!) olan bu arkeolog William’ı çok severler. Hatta, dönemin İran Şahı Rıza Han Pehlevi, kendisinden İran’ın kalkınması ve bir demiryolu ağı kurulması hususunda yardım ister. William bu konuda Batılı dostlarının desteğiyle Şah’a yardım eder.
1901 yılına gelindiğinde ise Şah’tan küçük bir iyilik ister. O da İran topraklarında petrol arama ve çıkarma yetkisidir. Bu adama İran Şahı, 60 yıllığına petrol arama ve çıkarma yetkisi verir. Bunun karşılığında da William Şah’a 20.000 dolar nakit para ve çıkacak petrollerin satışından yüzde 16 pay vermeyi kabul eder.
Bu yetkiyi alan William Mecusilerin yaşadığı bölge olan Basra körfezinin kuzeyinde sondaj çalışmaları yapmaya başlar. Her sondaj vurduğu yerden petrol fışkırmaya başlar.
William, çıkarttığı petrolle çok zengin olur ve farklı şirketlerle ortaklık kurarak petrol çıkartmaya devam eder. Sonradan şirketini ve petrol çıkartma yetkisini devrettiği İngiliz şirketi British Petroleum’un temelleri atılır. Bugün hepimizin bildiği BP Benzin şirketi bu süreç sonunda kurulmuştur.
* * * * * * * * *
“Mecusilerin ateşi bin yıl boyunca sönmemişse, o ateş odun ve kömürle yakılmamışsa, o bölgede kesinlikle çok büyük petrol kaynakları vardır!” düşüncesiyle harekete geçen William, BP şirketinin temellerini atmış adeta.
 Aynı dönemde yaşayan yüz binlerce Müslüman, aynı bilgiye sahip olduklar halde, o bilgi üzerinde düşünmedikleri için, düşünen William’ın Petrolünü çok pahalıya almak zorunda kalmışlar.
Düşünmeyen insan, Peygamberinin mucizeleriyle sadece sevinir. Allah, okuyun, öğrenin, düşünün diyor. “Benim Peygamberim o kadar büyük ki, o doğduğu zaman Mecusilerin bin yıldır sönmeyen ateşi bile sönmüş!” bilgisini ezbere bilmek kimseye bir şey kazandırmaz.  
Aklı bilgiyle besleyen insan, bilgiyi düşünceyle, enerjiye ve güce dönüştürmeli. Çünkü: Düşünmek, akılla yol almaktır.
Tüm bu bilgiler ışığında, “Bir saat tefekkür etmek, bir sene nafile ibadet etmekten daha hayırlıdır” hadisi üzerinde herkesi düşünmeye davet ediyorum.
 
Sait ÇAMLICA
Eğitimci – Yazar
www.saitcamlica.com

makaleler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

EL – VEDÛD(CC)

El-Vedûd; Allah’ü Zülcelâl’in esma-ül hüsnâsından bir ism-i şerifi olup iki mânâya
gelir. Seven ve sevilen, hakiki sevilmeye hakkı olan, sevilmeye layık olan, sevgiyi yaratan
Cenab-ı Mevlâ’yı sevmek. Diğer bir mânâya göre Allah’ın, başta Resul-i Zîşan olmak
üzere cümle nebî, resûl ve itaatli müminleri sevmesi.
Seven, sevilen her ikisi de El-Vedûd ism-i şerifinin zuhuratıdır. Allah’ın Vedûd ism-i
şerifinin, cümle mükevvenatta tecellisi muhakkaktır. Bununla beraber insanlar üzerindeki
sevgi de iki kısma ayrılır.
Birincisi fıtrî olup insanın yaratılışında yani fıtratında vardır. Canın, malın, evlad-ı
iyalin, nefsin ihtiyaçlarının sevilmesi gibi. Bu, insanın yaratılışında vardır. Bu tür sevgi fıtrî
sevgidir ki hiç emek çekmeden yaratılış icabı cebrî olarak verilmiştir. Gözün görmesi,
kulağın duyması vs. gibi.
İkincisi, kesbî olanı ise, çalışarak, sebeplere tevessül edilerek tabiî olandan ileriye
geçmektir. Ayet-i kerîmede şöyle buyrulur:
“De ki: eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız,
kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler
size Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah
emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” 1
Gaye, muhabbetullaha vasıl olmaktır. Bu da kolayca, bedavadan elde edilmez,
sebeplere yapışmak gerekir. Muhabbetullaha erişmek için başta din, Kuran,
Peygamberimiz (s.a.v) ve sünnet-i seniyyesini, cümle peygamberleri, Hakk dostlarını,
ibadet-i taati sevmek, amel-i saliha, tevekkül, teslim, ilm-i ilâhî gibi Rabb’ül âlemin’in
muhabbetine götüren daha pek çok şeylerin sevgisine, ilgisine kavuşmak için gayret
lazım. Kesbî dediğimiz hakiki sevginin kazanma yollarını Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de
bildiriyor:
“Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın
emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.” 2
“İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli
olan Allah (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” 3
Her şeyde olduğu gibi sevip sevilme de kuru lafla olmaz, ispat ister, bu da
yukarıda geçen ayetlerde belirtildiği gibi fiiliyatta belli olur. Esasında sevgi bir kalp ameli
ise de kalpteki sevginin alameti kişinin fiiliyatına, amellerine akseder.
Başta sağlam bir iman, ondan sonra O Yüce Mevlâ’nın sevip değer verdiği şeyleri
yüce tutup değer vermek, nefsine zor gelen durumlarda dahi yılmadan her zorluğu
Rabbinin rızasını ve muhabbetini kazanma uğrunda göğüslemek, sıkıntıda, ferahta saygılı
ve edepli olup hukukullahı gözetmek sevilmenin temel şartları olsa gerek. Sevgiyi
kazanmadan veya cüz’î bir sevgi ile de imanından dolayı insan salih amel işleyebilir,
hukukullaha riayet edebilir. Cennet sevdası veya cehennem korkusu ile emirlere riayet,
yasaklardan ictinab edebilir. Bu durumdaki kulun, her ne kadar nar-ı cehennemden
kurtulup cennetlere vasıl olsa da o hakiki sevgiden mahrum olacağını yine Efendimiz
(s.a.v)’in nurlu beyanlarından anlıyoruz. Bir Arabî geliyor, “Ya Resulallah, kıyamet ne
zaman?” diyor. Efendimiz (s.a.v) “Ahiret için ne hazırladın?” deyince o Arabî cevaben,
“Allah’ın ve Resulü’nün sevgisinden başka bir şeyim yok” cevabını veriyor, bunun üzerine
Efendimiz (s.a.v), “Sen sevdiğin kimse ile berabersin” buyuruyor. Bu müjdeyi duyan
sahabe-i kiram pek çok seviniyor ve Rabb’ül âlemin’e şükrediyorlar.4 “(Resulüm) de ki:
Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.
Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” 5
Sevmenin, sevilmenin yolu ayette işaret edildiği gibi Resulullah’a tâbi olmakla
başlıyor ve bu minval üzere devam ediyor.
 
1 Tevbe:24
2 Maide:55
3 Meryem:96
4 Musahabe 1, Sf.31, Mahmud Sami Ramazanoğlu
5 Âl-i İmran:31
esmameltemi.net


 

 

esma'ül hüsna kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

FİRKETE İŞİ HAVLU DANTELİ

 

danteller kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

BARDAĞIN DİBİNDE KALAN ÇAY

Demli Çay
Çayı çok severdi. Günde birkaç defa talebelerine çay demletir ve hep beraber içerlerdi. Bardağına birkaç damla limon damlatırdı.
Barla’da kaldığı günlerde, Eğirdir Dağ Komando Talimgahında binbaşı olan talebesi Hulûsi Bey onu ziyarete gelmişti.
Hulûsi Bey çok değer verdiği bir talebesiydi. Onunla yaptığı mektuplaşmaların neticesinde pek çok risale ortaya çıkmıştı. Hatta Mektubat adlı eser bu şekilde meydana gelmişti.
Talebesine çay ikram etmek istedi. Zaman zaman gelip, hizmetini gören talebelerinden hiçbirisi yanında yoktu. İki bardağı vardı: Birisi küçük, diğeri ise büyük ve saplı…
Küçük olana kendi çayını doldurdu; büyük ve saplı olana da misafiri Hulûsi Beye…
Hulûsi Bey, her ne kadar, “Zahmet etmeyin Üstadım, ben yapayım” dediyse de Bediüzzaman dinlemedi ve misafirine kendi elleriyle demlediği çayı ikram etti.
Hulûsi Bey, çayı demli severdi. Bediüzzaman’ın ona doldurduğu çay ise hem demli, hem de büyük bardakla idi.
Üstadıyla yaptığı sohbetin demiyle, demli çay güzel bir birliktelik oluşturmuştu. İştahla çayını içti.
Bardağın dibinde birazcık çay kalmıştı.
Bu, Bediüzzaman’ın hemen dikkatini çekti. Misafirini kırmak da istemedi. Yumuşak bir üslupla:
“Kardeşim,” dedi. “Sen sünnet bilmez misin…”
Hulûsi Bey mahcup olmuştu. Bardağın dibinde kalan son yudumu da içti. Büyük bir ders almıştı, hem de uygulamalı…
Ömrünün sonuna kadar bu sünneti uyguladı ve gördüğü herkesi uyardı.
 
Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler (2) Kitabı
Nesil Yayınları

sezgiler.com

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Gaflet Perdesi Altında Soluksuz Yaşamak

”Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir.” (Kaf Suresi, 22)
Kur’an’da, “bir gün ya da bir günün birazı kadar” ifadesiyle, çok uzun zannedilen ömrün ne kadar kısa olduğunu açıkça belirtilir. Bu, Allah’ın haber verdiği çok açık bir gerçek iken, kısacık dünya hayatını mı, sonsuz cenneti mi tercih ediyorsunuz?
Dünya hayatında sahip olmak için çaba gösterdiğiniz ve zamanla eskimeyen, bozulmayan ya da çürüyüp yok olmayan bir şey var mı?
Bu listeye ömrünüz boyunca bakım yaptığınız, görünümüyle övündüğünüz, herhangi bir özelliği nedeniyle gurur duyduğunuz kendi bedeniniz de dahildir…
Dünyada yapılanların hepsi bir gün yok olacak ve yalnız Allah rızası için yaptıklarınızla Rabb’in huzurunda hesap vereceksiniz. Ya hatanızı ‘o gün’ fark ederseniz?
Allah’ın sınırlarına uygun bir hayat yaşamaya karar verdiğinizde ya çok geç kalmışsanız?
Yeni ve güzel bir eve sahip olma arzusuyla gösterdiğiniz çabayı, cennet mülklerine ulaşmak için gösteriyor musunuz?..
Gaflet, tüm uyarılara rağmen, bunda ısrarcı olanları tarifi imkansız, sonsuz bir azaba doğru hızla sürükler. Gaflet içindeki kişiler, imtihan dünyası olduğunu göz ardı ederek sımsıkı sarıldıkları dünya hayatının ardından, sonsuz yaşamlarına azap ehli olarak devam ederler.
Oysa gerçekleri anlamak ve uygulamak her insanın en önemli sorumluluğudur. Gaflette ısrar etmesi durumunda ise kişi, dünyadaki tüm canlılardan daha akılsız bir duruma düşer. Şeytan insana her şeyi; Allah’ı, imanı, sevgiyi, merhameti, ölümü, ahireti ve kendisini unutturabilir. Bütün bunları unutan kişi, insan vasfı kazandıran bütün özelliklerini kaybeder. O zaman bitki bile ondan daha vasıflıdır.
İnsan şeytanın varlığını hiç unutmamalıdır. Şeytanı hatırladığında Allah’a ihtiyaç daha fazla olur. Çünkü şeytandan yalnızca O’na sığınılır.
“Varım” diyor musunuz? “Varım” diyorsanız, bu çok önemlidir… O zaman ruhu terbiye etmek gerekir. Bedeniniz sürekli bakım yaptığınız, temizlediğiniz, aciz, vaktinizi alan bir şeydir. Bedeninize gösterdiğiniz özenin ve bakımın daha da fazlasını ruhunuza yapmanız gerekir…
Şuur kapanıklığından kurtulup, ciddi bir çaba göstererek Allah’a yönelmediğinde, ateş ehli olmaktan kurtulamaz insan. Cehennemdeki şuursuzluk ve şaşkınlık ise daha da fazla olacaktır.
Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır. (İsra Suresi, 72)
Oysa gaflet ve ülfet perdelerinin altında soluk alamadan yaşayan kişi, yaşamından bir ülfet perdesini daha kaldırdığında nasıl huzur bulur…
Şuurumuzu açmalıyız. O zaman önümüze bambaşka bir perde açılacaktır. Son perdenin arkasının güzel olması için ise burada biraz çaba harcamalıyız…
Elif ALACA
elifalaca.com
makaleler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İÇİMİZİ KARARTAN HASTALIK: GIYBET

Genç adam karşılaştığı kişiyi çok sevmişti. Bir kitapçı dükkânında yapılan sohbete önce kulak misafiri olmuş, sonra da müsâade alarak açıktan dinleyici olarak katılmıştı.
O güne kadar, böyle güzel ve etkileyici bir sohbete çok az şahit olmuştu… O günkü programını unutacak derecede, ağzından bal damlayan kişinin anlattıklarına daldı gitti…
Saatler sonra veda ederken, içinde biriken merakı yenmek maksadıyla bu bilgi, birikim ve anlatım sahibini tanımak istedi.
‘Efendim, sizi tanıyabilir miyim?’ sorusuna aldığı cevapla dondu kaldı. Ne diyeceğini bilemedi. Çareyi, apar topar kendini dışarı atmakta buldu. Çünkü sohbetine doyamadığı, sevecen tavırlarına hayran kaldığı kişi, onun yıllardır aleyhinde konuştuğu ve dolayısıyla da hiç sevmediği bir yazardı…!
Genç adam o gece hiç uyuyamadı. Kendisine empoze edilen ön yargıların tesiriyle, yıllardır bu yazarı çekiştirip durmuştu. Belki yazdıklarını okusa, karşıtlığı sona erebilirdi. Ama o öylesine aleyhte fikirlerle doluydu ki, buna imkân yoktu. Böylece bilmeden, tanımadan, sadece kulaktan dolma dedikodularla günaha girmişti… Bu sebeple kaç kere kavga etmiş, nice kalpler kırmıştı.
Bütün mesele, metot meselesiydi. Hayata, insana ve olaylara bakışla, problemleri çözüşte bu yazar, kendisinden değişik düşünüyordu. Yoksa o da Müslüman’dı, çalışkandı ve üretici bir insandı…
Genç adam, bu yazar hakkında kendisini bilgilendiren kaynaklara çok kızıyordu. Ama iş işten geçmiş, yıllara yayılan bir gıybete, boyunca batmıştı. Üzüntüsü sadece bu olayla da sınırlı kalmamıştı.
‘Ya diğer şahsiyetler hakkındaki bilgileri de doğru değilse?…’ Genç adam, o günden sonra kimsenin gıybetini yapmamaya karar verdi.
* Duyulduğunda hoşlanılmayan söz.
Kur’ân-ı Kerîm gıybeti, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetiyor. (Hucurat Suresi;12) Yüce Yaratıcı’nın bu ikazına rağmen, Müslümanlar bu büyük günaha ara vermeden devam ediyorlar.
Gıybet, hakkında konuştuğumuz kişinin duyduğunda hoşlanmayacağı sözlerdir. Başkalarını, yanımızda bulunmayanları, gıyaplarında çekiştirmektir. Çoğu kişi söylenenler doğru olursa, gıybet sayılmayacağını sanıyor. Oysa söylenen doğruysa, gıybettir. Eğer söylenen doğru değilse, o zaman çifte günah işleniyor demektir. Çünkü birine yapmadığı bir kötülük isnat edilirse, bu işin adı ‘iftira’dır.
Benim başıma sıkça gelmektedir. Gıybete başlayan birini ikaz ettiğim zaman, çoğu defa feveran ediyor ve diyor ki: ‘Yemin ederim anlattıklarım tamamen doğrudur. Gözlerimle gördüm!’
İşte budur gıybet… Doğru da olsa, anlattığın yerde bulunmayan kişinin, duyunca hoşlanmayacağı şeylerdir…
Beni bir dernek lokalinde sohbet için davet etmişlerdi. Sohbetin konusunu gıybet olarak tespit etmiştik. Bir saatlik konuşmanın sonunda, dinleyicilerimden nüktedan bir zat dedi ki: ‘İyi de efendi, biz şimdi burada sabah akşam ne konuşacağız?’
Bu arif kişi çok doğru söylüyordu. Birçok sohbet mekânında, gerçekten gıybet yapılmasa, söz öylesine azalır ki… Bakıyorsunuz, kahvede, lokalde, çayhanede, ev toplantılarında hep gıybet var. Ya bir siyasînin, ya bir komşunun, ya bir sanatçının, ya bir akrabanın gıybeti yapılıyor. Yani Kur’ân’ın deyimiyle, ölmüşün eti yeniliyor.
Oysa bu türlü konuşmaların hiçbir faydası yoktur. Üstelik insanın içini karartır, ümitsizleştirir ve toplumdaki güven duygularını yok eder. Hem zaman israf edilmiş, hem de durduk yere günaha girilmiş olur…
* Gıybet edenin içi kararır.
Gıybet, yapanın içini karartır, kendine olan saygısını kaybettirir. Hep başkalarıyla uğraşan, kendisinin değersizliğini kabul ediyor demektir. Bahsedeceği şeyi bilmeyen, kültürsüz, fikirsiz insan hep konuşur. En kolay sohbet mevzuu olan gıybete kayar. Çünkü kendi değerleriyle kendini kabul ettiremeyenler, başkalarının eksikliklerini söyleyerek bir varlık göstermek isterler. Ötekini batırarak kendini yüceltmeyse, şerefli insanlara yakışmayan kötü bir haslettir.
Gıybet, yapısını, fıtratını bozduğu insanların meydana getirdiği toplumları da zehirler. Kimse kimseden emin olamaz. ‘El-Emîn’ adını, daha peygamberliğinden önce hak eden Efendimiz (sav) böyle Müslümanlar tarafından anlaşılamamış sayılmaz mı?
Gıybet, içinde taşıdığı sû-i zan, zarar verme, kıskançlık gibi birçok kötü duygular sebebiyle toplum hayatını çürütüyor. İnsan, kendi nefsiyle, kendi hata ve günahlarıyla uğraşacağı yerde, hep başkarınınkiyle meşgul olmayı iş ediniyor. Başkalarının hatalarıyla uğraşansa, kendine dönüp bakma fırsatını bulamıyor.
Gıybet ağızdan ağıza dolanırken şekil ve muhteva değiştiriyor. İşin içine yalanlar karışıyor. Yani günah adedi artıyor.
* Devenin neresi doğru ki?
Zamanın birinde, bir cahil kişi. Kulaktan dolma bilgilerini şöyle aktarıyormuş:
– Eskiden bir kadın evliya varmış… Hocası, onun çok sevdiği kızını kurban etmesini istemiş… Tam kesecekken, gökten bir keçi indirilmiş ve “Kızını değil, bunu kes!” denilmiş…
İşin aslını bilen adam dayanamamış ve cahil kişinin sözünü kesip demiş ki:
– Birader, o senin dediğin kadın değil, erkektir. Evliya değil, peygamberdir. Kızını değil, oğlunu kesecekti. Hocası dediği için değil, Allah emrettiğinden dolayı… Gökten keçi değil, koç indirilmiş…
Hani, deveye ”Boynun neden eğri?” diye sormuşlar da, “Nerem doğru ki?” demiş ya… Bazı gıybet konuları da ağızdan ağza eğrilerek dolaşıyor ve hakikatinden ayrılıyor.
Dostum inançlı bir Müslüman’dı. Hararetli hararetli anlatıyordu: “Duydunmu, hayretler içinde kalacaksın… Bak anlatayım… Hani şu ünlü… var ya…”
Meğer adam kaç yıllık karısından ayrılmış da sekreteriyle evlenmiş… Hâlbuki hanımı ne kibar, ne akıllı biriymiş… Bırak böyle bir kadını da cahil, yirmi yaş küçük sekreterinle evlen… Akıl kârımı bu? Ne günlere kaldık değil mi?…
Meselenin aslını öğreniyorum ki, bu olay dostumun heyecanını duyduğu gibi yeni değil. 10 yıllık bir geçmişte yaşanmış… Üstelik bu ünlü ve faziletli dostumuz, sekreteriyle değil; çok kültürlü, irfanlı, iz’anlı bir hanımefendiyle evlenmiş… Dahası, eski hanımıyla, çocukları olmadığı için, anlaşarak ve gönül rızasıyla ayrılmışlar vs. vs…
Herhalde gıybeti seven tanıdığım, yeni bir malzeme bulamamış olacak ki, üzerinden 10 yıl geçmiş bir olayı şimdi gündeme getiriyordu. Böyle bir gıybetin kime, ne faydası vardır? Ama zararı çoktur. Duyanların biraz da eklemelerle yaydığı bu gıybet, ilgili kimselerin kulağına gittiği zaman, onları nasıl yaralar, tahmin edebilirsiniz…
Bu türlü gıybetlerin ne dinleyicisi, ne de taşıyıcısı olalım. Çünkü hem insanlığa, hem de Müslümanlığa ters bir durumdur.
İmam-ı Şafii Hazretleri buyuruyor ki: “Süt dolu bir tasın etrafında dolaşan ağzı süt bulaşığı bir kedi görseniz, kedinin o tastan süt içtiğine şahitlik etmeyin…” Çünkü kedinin o tastan süt içtiğini söyleyebilmeniz için, kediyi süt içerken bizzat görmeniz gerekir.
Vehbi VAKKASOĞLU
makaleler kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »