İNSAN SEVDİĞİNE VERDİKLERİNİ SAYAR MI HİÇ?

Kralın birisi rüyasında bütün dişlerinin döküldüğünü görmüş. Rüyasının etkisiyle uyanır uyanmaz, şehrinin en meşhur iki rüya yorumcusunu çağırtmış. Rüyasını yorumlamalarını istemiş.

İlk yorumcu, “Efendim, maalesef rüyanız hiçte hayra alamet değil. Tüm akraba ve sevdiklerinizi kaybedeceksiniz. Hepsinin ölümünü göreceksiniz” der.

Kral bu yorum karşısında deliye döner. Adamın kellesini vurdurur.

İkinci yorumcu, “Efendim, rüyanızda dişlerinizin döküldüğünü görmeniz ömrünüz çok uzun olacağına delalet eder. Hem de o kadar uzun ömürlü olacaksınız ki, çevrenizde hiç kimsenin yaşamadığı kadar uzun yaşayacaksınız” diye yorumlar kralın rüyasını.

Bu yorumu duyan kral, adamı bir kese altınla ödüllendirir.

* * * * * * *

“Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir!” cümlesiyle özetlenebilecek “üslup” kuralları, sadece sosyal hayattaki ilişkilerimizde önemli değildir. İş hayatında, arkadaş çevresinde, komşuluk ilişkilerinde olduğu kadar, aile içi ilişkilerde de aynı öneme sahiptir.

“İletişim sanatı” denilince, bizim aklımıza gelen tek şey, iş hayatında iletişim kurallarıdır. Adına ister insan ilişkileri densin, ister iletişim, isterseniz beşeri münasebetler deyin. Asıl amaç, insanın insanla iletişim kurarken, doğru üslupla konuşmasıdır.

Bir anne düşünün, komşularıyla konuşurken çok kibar bir üslup kullanırken, evladıyla konuşurken hiçbir üslup kuralına dikkat etmiyor. Komşudan rica ile bir şey isteyen anne, evladından emir ile istekte bulunmamalı. Bu anne art niyetli değildir elbette. Ancak iyi niyetle de olsa, anne evlatlarıyla olan ilişkisini zedeliyor.

İnsan ilişkilerinde değişmez kural, “kalbine girmediğiniz insanın beynine giremezsiniz” kuralıdır. İnsanı kafasına vurarak değil, kalbine dokunarak yönetirsiniz.

“Evladıyla konuşan anne babalarda, üslup kurallarına uymak zorunda mı?” diye soracak olursanız, hiç tereddüt etmeden “evet!” derim. Komşuya gösterilen saygıyı, evladınıza da göstermek zorundasınız. Mahallenin bakkalıyla konuşurken uyduğunuz nezaket kurallarına, evladınızla konuşurken de uymak zorundasınız.

Korkuyla oluşturulan saygı, güçler dengeli olunca yıkılır. Sevgiyle oluşturulan saygı ömür boyu devam eder.

* * * * * * *

“Annemin laf sokmalarından bıktım hocam! Yeter ki sussun hiçbir şey söylemesin. Ondan başka bir isteğim yok!” diyen öğrencilerimi çok dinledim.

“Okul bitsin, mesleğimi elime alayım ilk işim babama borcumu ödemek!” diyen birçok öğrencim oldu. “Sınavları kazanamazsan ben sana sorarım!” diye çocuğunu ders çalışmaya ve sınavları kazanmaya motive etmeye çalışan (!) anne babalardan bahsediyorum.

“Ekmek parası kazanmak kolay değil. Gece gündüz çalışıyorum. Kazandıklarımdan arttırabildiklerimi sizin için harcıyorum. Kendime yeni hiçbir şey almıyorum. Ben çektim siz çekmeyin diye uğraşıyorum. Lütfen derslerinize biraz daha önem verin!” diye nasihat etmek, tehdit cümleleriyle nasihat etmekten çok daha fazla etkilidir.

Evladı için yaptığı masrafları onların yüzüne vuran anne babalar, çocuklarıyla aralarında kurulan iletişim köprülerini yıkıyorlar. İletişim köprüsü yıkılmış bir ilişki de, her iki taraf zarar görür. Çocuğunun okul masraflarını, dershane taksitlerini onları tehdit etmek için kullanmak doğru değildir.

* * * * * * * *

Derviş ve Aşk

Dervişin biri, bir kucak elmayla yanından geçen kıza; “Nereye gidiyorsun?” diye sormuş.

Kız ilerde ki tarlayı göstererek: “Sevdiğim çalışıyor şu tarlada. O’na gidiyorum” diye cevaplamış.

Derviş: “O kucağına ne doldurdun?” diye sormuş.

Genç Kız; “Sevdiğime elma götürüyorum” diye cevaplandırmış.

Derviş: “Kaç tane elma var elinde?” diye sormuş.

Kız gayet sakin: “İnsan, sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” demiş.

Bu cevap karşısında neye uğradığını şaşıran derviş, elindeki tespihi yavaşça kopartmış.

* * * * * * * *

Ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemlidir. Karşınızdaki kişi evladınız bile olsa.

İnsan sevdiğine verdiklerini saymamalı.

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar

www.saitcamlica.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. 1 Comment »

Çocuğunuza ‘Evet’ veya ‘Hayır’ Demeden Önce İyi Düşünün!

ALİ ÇANKIRILI

ÇOCUK BİR İSTEKTE BULUNDUĞU ZAMAN, anne baba “evet” veya “hayır” demeden önce bu isteğin ihtiyaç olup olmadığını, eğer gerçekten ihtiyaç ise, yeri ve zamanı olup olmadığını düşünmeli; ondan sonra bir karara varmalıdır. Anne baba kural koymada ve bunları uygulamada yetkilidir. Kural koyarken düşünmeli, kuralı uygularken kararlı olmalı, söylediği ve çocuktan yapmasını istediği şeyi gerçekten kastetmiş olmalıdır.

ÇOCUĞUNUZUN ONU etkili bir şekilde yönetmenize ihtiyacı var. Sorumluluk ve iç denetim kazanıncaya kadar sizin rehberlik yapmanız gerekiyor. Çocukların güvenebilecekleri bir gücünüzün ve otoritenizin olması çok önemli. Onlardan size itaat etmelerini beklemek başka, itaat etmelerini istemek başkadır. İtaat etmelerini beklemeyin, kararlı bir ses tonuyla itaat etmelerini isteyin.

Bir anne çocuk parkında beş yaşındaki oğlunu salıncakta sallıyordu.

Anne: “Çok geç oldu gitmemiz gerekiyor.”

Çocuk: “Lütfen biraz daha kalalım.

Hadi beni salla.”

Anne: “Olmaz! Benim eve gidip temizlik yapmam gerekiyor.” (Çocuğu ağlamaya devam eder.)

Çocuk: “Ne olur anne biraz daha kalalım!”

Anne: “Peki 5 dakika daha…”

Çocuk: “Tamam.”

5 dakika sonra.

Anne: “Vakit doldu, salıncaktan inmeni bekliyorum.”

Çocuk: “On kere daha salla.”

Anne “Beş kere!”

Çocuk: “On kere lütfen!”

Anne: “ 1, 2, 3, …… 10. Tamam artık gidiyoruz!” (Sallamaya devam eder.)

Çocuk: “Beş kere daha lütfen!”

Anne: “Hayır, şimdi iniyorsun!”

Çocuk: “Lütfen!”

Anne (Kızgın ve yüksek bir ses tonuyla): “Şimdi dedim!”

Çocuğu kollarından tutup salıncaktan indirir. Elinden tutmuş götürürken söylenir: “Neden beni dinlemiyorsun? Neden parka getirdiğime pişman ediyorsun? Neden bu kadar bencilsin!..”

Çocuklara kurallar ve sınırlamalar hakkında bilgi vermek elbette iyidir. Ancak her zaman açıklama yapmanız gerekmez. Siz açıklama yapsanız da çocuk kontrolü elinde tutmak ve sınırı zorlamak ister. İstediğiniz veya söylediğiniz şeyi gerçekten kastedip kastetmediğinizi test eder.

Yukarıdaki olayda anne “çok geç oldu gitmemiz gerekiyor” dediğinde çocuk annenin gerçekten gitmeyi kastedip etmediğini test etmek için yalvaran bir ses tonuyla “lütfen biraz daha alalım, hadi beni salla” dedi. Anne gitmeleri gerektiği konusunda açıklama yaparak kontrolün çocuğa geçmesine yol açtı. Anne gerçekten gitmeyi kastettiğini belli etmek için kararlı bir ses tonuyla şöyle demesi gerekirdi:

“Çok geç oldu gidiyoruz!”

Çocuğun yalvarmalarına aldırmadan ve salıncaktan inmesini beklemeden yürüyüp gitseydi kontrolü elinde tutacak, kararlılığını pekiştirmiş olacaktı. Çocuk da ister istemez annesinin peşinden gidecekti.

Tahmin edeceğiniz gibi, annenin kızması, bağırıp çağırması, kolundan tutup salıncaktan indirmesi çocukta bir davranış değişikliğine yol açmayacak; başka olaylarda yine sınırı zorlayacak, kontrolü elinde tutmaya çalışacaktır.

Çocuklar deneyerek anne babalarının (özellikle annelerinin) ne zaman istediği şeyi gerçekten kastettiğini çok iyi bilir; kastedene kadar beklerler. Anne baba farkında olmadan bir isteği üç-dört defa tekrarlar, sonunda sinirlenip istediğini bağırarak söyler. Çocuk, bu bağırmadan, “İşte şimdi yapmam gerekiyor” mesajını alır.

Baba küçük kardeşini rahatsız eden dört yaşındaki oğluna seslendi:

“Hüseyin kardeşini rahatsız etme!”

Hüseyin sanki babasını duymamış gibi kardeşini rahatsız etmeye devam etti.

“Kardeşini rahatsız etme dedim!”

“Kardeşini rahatsız etmekten vazgeç!”

“Kızmaya başlıyorum ama!..”

“Bugün senin neyin var Allah aşkına!” Baba kızgın bir ses tonuyla bağırır:

“Anlaşıldı, sen cezayı hak ettin! Derhal odana gidiyorsun!”

“Tamam baba, özür dilerim, bir daha rahatsız etmeyeceğim!”

“Söz mü?”

“Söz!…”

Bu s?z verişin atlatma olduğunu çocuk kadar baba da bilmektedir… Ancak ceza vermeye kıyamadığı için inanmış görünmektedir.

MAKUL ÇÖZÜM NEDİR?

Çocuğunuzla çatışma yaşamadan, kızmadan ve bağırmadan, üç adımda makul çözüm üretebilirsiniz. Bir şey isterken 5-6 kere tekrar ettikten sonra isteği yerine getirilen bir anne baba olmaktansa, bir kerede sözü dinlenen anne baba olmak istemez misiniz? Ancak, bunun için kararlı olmanız gerekir. Çocuğunuz sizdeki bu değişimi yadırgayacak, direnecektir. Değiştiğinize inanmak istemeyecek, sizi deneyecektir. Pes etmediğinizi, işi sıkı tuttuğunuzu ve duruma hakim olduğunuzu gördükçe o da değişime ayak uyduracaktır.

Birinci adım: Düşünün. Çocuktan bir şey yapmasını istemeden önce iyice düşünün. İstediğiniz şey çocuğun yerine getirebileceği ve sizin de takip edebileceğiniz şey olsun. Salıncak olayında anne şöyle düşünebilirdi: “Evde temizlik yapacağım, birazdan gitmemiz gerekiyor. Çocuğuma 5 dakika daha izin verebilirim.” Düşündükten sonra: “Oğlum, 5 dakika sonra gidiyoruz!” demeliydi.

İkinci adım: Bir defa uyarı verin. Vakit dolduktan sonra: “Vakit doldu, salıncaktan in, gidiyoruz!” demeliydi.

Üçüncü adım: Hareketegeçin. Uyarının arkasından çocuğun salıncaktan inmesini beklemeden park çıkışındaki arabasına doğru yavaş adımlarla yürümeliydi. Çocuk, annesinin uzaklaştığını görünce, ister istemez onu takip etmek zorunda kalırdı.

İlk adım çok önemli. Çocuğun bir isteğine karşı “hayır” demeden önce düşünmeye başladığınızda kararlı bir tutum içine girdiniz demektir. Kararlı olduğunuza göre, bu “hayır”, çocuğun ısrarları karşısında geri dönüşü olmayan bir “hayır” olacaktır. Çocuğunuz bir istekte bulundu diyelim. İstekte bulunduğu ortam ev olsun, bakkal olsun, çarşı pazar olsun, oyuncakçı dükkanı olsun fark etmez.

Siz de bu isteğin ihtiyaçtan kaynaklanmadığını, yersiz olduğunu düşündünüz ve “hayır” dediniz ve sebebini açıkladınız. Çocuğunuz yalvarmaya başladı. “Hayır dediniz. Yalvarmaya devam etti. “Hayır dediniz. Uzlaşma önerdi. Dayanamadınız, yumuşadınız, kabul ettiniz. Önceki “hayır”ların hiçbir değeri kalmadı, teslim oldunuz.

Çocuklar, deneyerek, en katı anne ve babayı bile yumuşatacak bir yol bulur; onu teslim alırlar. Teslim olmamak için kendi kendinize söz vermelisiniz: “Hayır demeden önce iyi düşüneceğim.”

Hayır dedikten sonra, bunda kararlı olun, yalvarmalarına ve ağlamalarına yüreğiniz dayanamasa bile, geri dönüş yapmayın.
zaferdergisi.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. 5 Comments »

EBREHE! GEBERTİRİM ULAN SENİ!

Okulların açıldığı günlerde dikkatimi çekmişti. Öğrencilerin aldıkları çantalar, kalemlikler ve defterlerin hepsinde, gündemdeki çizgi film karakterleri var. Erkek öğrencilerin “Spiderman” çantaları, kız öğrencilerin “barby veya winks” resimli çanta ve kalemlikler dikkatimi çekti.

“Çocuktur heveslenir, sonra hevesi geçer!” diye düşünmek belki çok yanlış olmayabilir. Hepimizin çocukken hevesleri olmuştur. Ancak ben başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Çocukların hayranlıklarını yönlendirmek için, anne babaya çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Anne baba çocuğuna her gün kendi tarihinden, kültüründen, dininden hikaye ve kıssalar anlatıp çocuklarını yönlendirmesi gerekiyor.

Medyanın gücünü inkar etmiyorum. Ancak hiçbir güç anne sevgisi kadar etkili değildir. Çocuklar nasıl ki yemeğini en çok annesinin ellerinden yemekten zevk alıyorsa, bilgiyi de annesinden almayı sevdirmeliyiz onlara.

Son yıllarda yayın dünyasında çocuklara yönelik çok güzel kitap çalışmaları yapılıyor. Takip edebildiklerim içersinde “365 günde Sevgili Peygamberim” adlı kitabı birçok anne babaya tavsiye ettim.

“Türkiye’de bir ilk!” sloganıyla Timaş yayınları tarafından hazırlanan kitabın tanıtım yazısında özetle şunlar yazılı:

Nurdan Damla’nın akıcı, sıcacık bir üslupla kaleme aldığı, Osman Turhan’ın özgün çizgileriyle resimlediği kitapta Peygamber Efendimizin hayatı 365 kesite bölünerek anlatılıyor.

Kitapta sevgili Peygamberimizin ve sahabelerin cömertlik, vefa, misafirperverlik, dürüstlük, barışseverlik, affedicilik gibi eşsiz niteliklerini keşfedebilecekler. Ebeveyn ve eğitimciler çocukların karakter gelişimlerini bu yüksek ahlak modelleriyle destekleyebilecekler…

Çocuklar her gün bir bölümü okuyarak/dinleyerek Efendimizin hayatını sıkılmadan öğrenebilecekler…

Çocuklarınızın bütün bir yılı biricik Peygamberimizin hayatıyla dopdolu geçirmesini istemez misiniz?…

Her akşam çocuklarına bu ve benzeri kitaplardan hikayeler okumanın çocuğun hayatındaki etkisini çok büyüktür. Bu ve benzeri yayınları her anne babanın değerlendirmesi gerekiyor.

* * * * * *

Evladını Peygamberimizi sevdirmek için ne yapması gerektiğini soran bir anneye “365 günde Sevgili Peygamberim” adlı kitabı alıp her akşam çocuğuna bu kitaptan bir bölüm okumasını tavsiye etmiştim. Henüz okula başlamamış çocuğuna bu kitaptan her akşam okumaya başlayan anne birkaç hafta sonra bana teşekkür maili gönderdi.

“Tavsiye ettiğiniz kitabı aldım. Çocuğuma her akşam bu kitaptan okumaya başladım. Kitap sadece çocuğum için değil benim içinde çok faydalı oldu. Dindar ailelerde yetişmiş, dinini yaşamaya çalışan bir insan olmama rağmen, Peygamberimizin hayatıyla ilgili bir çok şeyi unuttuğumu fark ettim bu kitabı okurken. Anlayacağınız sadece evladıma değil kendime de Sevgili Peygamberimizin hayatını bir kez daha hatırlatmış oldum.

Geçen akşam oğluma yine birkaç sayfa okutup onu uyuttuktan sonra evi biraz toparlayıp yatmaya karar vermiştim. Oğlumun uyuduğu yatağın yanından geçerken, birde baktım ki oğlum sayıklamaya başlamış. Hem yanağına bir öpücük kondurayım hem de ‘ne konuşuyor bu çocuk rüyasında?’ diye merak ettiğimden yanına yaklaştım. Oğlumun rüyasında sayıklarken söylediği sözleri duyunca, hem size dua ettim, hem de çocuklara hikaye kitapları okumanın ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladım.

Oğlum sayıklarken “Geberticem ulan Eberehe seni”, “ Defolup gitsene sen buradan pis Eberehe!” diye söyleniyordu.”

* * * * * *
Hikaye ve masallar çocukların sadece dünyasını değil, rüyalarını bile değiştiriyor. Yeter ki biz büyükler doğru adımlar atmayı becerelim.

Biz büyükler doğru adımlar atmayı başarabilirsek inanın bu memlekette çok şey değişir.

“Spiderman, Barby Bebek, Winks” çantalarına hayran olan çocuklara, Peygamberimizi sevdirmeyi başaramayan anne babalar boşuna başkalarını suçlamayın.

Medya patronlarının sizin evladınıza Hz. Peygamberin hayatını sevdirmek gibi bir sorumlulukları yok. Evladınızı peygamber hayranı yapmak medya patronunun değil, anne babanın sorumluluğundadır.

Bir soruyla bitireyim:

365 günün kaç akşamında evinize Hz. Peygamberi konuk alıyorsunuz?

Sait ÇAMLICA

Eğitimci Yazar

saitcamlica.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

GÜLÜMSEMEYE SÖZ VERİYORUM

12729491fd91al4

Leo Buscaglia der ki, “Günün başlangıcındaki ruhsal durumunuz, o gün ilişkide bulunduğunuz herkesi etkiler.” Ruhsal durumuzun düşünceleriniz kadar bakışlarınızdan da etkilendiğini biliyor olmalısınız. Günün sabahında yüzümüzden yansıyan duygu, günün akşamına kadar yaşadıklarımızı şekillendirecek. Ya mutluluk saçacağız çevremize ya da üzüntünün yayıcısı olacağız.

Bazı insanlar canlı, heyecanlı ve güler yüzlüdürler. Onların çalışma azmiyle dolu olduklarını görürsünüz. Bakışları ışıl ışıl parıldar. Seslerinden heyecan fışkırır. Çünkü hedefleri vardır; çünkü ideallere adanmışlardır; çünkü anlamlı işler uğrunda uykularını terk etmeye gönüllüdürler. Karamsarların düşünmediğini düşünürler.

Gününüze nasıl başladığınızı anlamak için yarım saat düşünme fırsatınız oldu mu? Örneğin bu sabah aynaya baktınız mı? Evinizden çıkarken aile üyelerinize nasıl baktığınızı hatırlıyor musunuz? Yoksa gözleri fark etmediniz mi ve nasıl baktıklarını görmediniz mi? Fark etmeyenler, fark edilmeyi hak etmiyorlar. İnsan aynadır; karanlık olan karartır, parlak olan aydınlatır.

Kalabalık şehirlerin sabahındaki şu gürültülü koşuşturmaları izleyin. Eğilmiş başlar, nereye baktığını bilmeyen gözler… Donuk simalar, gülücükten mahrum, umutsuz, bezgin, bitkin, şefkate muhtaç garipler göreceksiniz. Kim bilir, hangi sınavın sorusunu, hangi arabanın taksitini düşünüyorlar?

Oysa küçük kuşlar, sabahın ilk ışıklarında, ağaçların dalları arasında ibadet edercesine dans etmeye girişmişlerdi. Ekipler halinde uçuşmuşlar, konuşmuşlar; hareketlerinden neşe, seslerinden huzur okumuştunuz. Bir dakikalarını bile durgun ve donuk geçirmediklerini görmüştünüz. Fırtınaysa, onlar açıkta; sıcaksa, onların serinleticisi yok. Yiyecekse, kışlık bir şeyler depolayamazlar. İçten şükreden gönüller için her sabah bir bahardır, bir diriliştir. Bugün niceleri bu sabahı göremediler.

Biliyoruz ki insan sevinenle sevinecek; üzülenle üzülecek kadar engin bir ruhla yaratılmıştır. Ama bu insan evsiz serçeden, arabasız arıdan daha umutsuz, daha bitkin olmamalıdır.

Gerçekte mutluluk başkalarına verilebilecekler arasında en ucuzu ve en kolayı olduğu halde en değerlisidir. Saygı ve sevgi bakışı yeter. Yüzüne baktığınızda kalbinize heyecan veren, mutluluk saçan bir insan varsa ondan kaçmazsınız. Ümidi öyle insanların gözlerinde bulur, şefkati onların sözlerinde tadarsınız. Kibir dostluğu katleder.

Bugün yüzüne baktığınız kaç kişiyi gülümsettiniz? Sevinçli selamınızı ruhundan okuyan kaç kişi sesinizi duyma bahtiyarlığına erişti? Kaç kişiyi bir yığın dert arasından çekip huzura çıkardınız?

Ya da kaç kişiye ilk yüzleştiğiniz otobüs durağında somurttunuz? İş yerinize girer girmez, kaç mesai arkadaşınıza “seni önemsemiyorum, sevmiyorum ey paçavra!” anlamına gelen boş bir bakışla “günaydın!” deyiverdiniz.

Herkes ve her şey sevgi bekler. Evrenin Yaratıcısı bile, sevgisine ve lütfuna karşılık sevgi bekliyor yarattıklarından. Sehpanızın üzerindeki menekşe bile, günler ve geceler boyunca, “beni sevin” diye yalvarıyor.

Şehirlerin sevgisiz, saygısız sokaklarında savrulmak zorunda kalan insanlar, kalplerini karamsarlığa kaptırıyorlar. Bizler taştan dağlara dönüşen dargınlıklarımızı, gittiğimiz yerlere taşımakta neden bu kadar ısrarcıyız?

İslam Peygamberi (asm) insanlara öyle iyi davranırdı ki, herkes en çok kendisini sevdiğini sanırdı. Hz. Ali (ra) der ki, “İnsanlara öyle iyi davranınız ki, düşmanlarınız bile ölümünüze ağlasınlar.”

Öyleyse kendime söz veriyorum, duvara bile bol bol gülümseyerek bakacağım. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere, yıldızlara gözlerimle gülümseyeceğim. Yapayalnız mıyım? Olsun. Beni izleyen sevgili meleklerin hafızasında da, somurtkan bilinmek istemem. Bu bazen ikiyüzlülük mü olur? Karanlık bir kalbi gülümseyen gözlerde gizlemek şerefli bir ikiyüzlülüktür.

Dr.Muhammed Bozdağ

Yetenek.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

BİTİRMEDİĞİNİZ İŞLER SİZİ BİTİRİR

Anababaysanız özellikle de anneyseniz işlerinizin hepsini bitirmeniz zordur ve zaten işlerin hepsini birden bitirmeyi amaçlamak gerçekçi değildir. Ama en azından “başlanan işi yarım bırakmamak” ya da “bir işi bitirmeden diğerine başlamamak” gibi prensiplerimiz olmalı. Olmalı ki, bitirdiğimiz işler bizi rahatlatsın, bekleyen işlerimizi gerçekçi bir planla sıraya koyma motivasyonumuz artsın. İşte size bu konu üzerinde düşünmenizi sağlayacak hoş bir yazı:

Bitirmeye koşan bir anlayışla başladığım iş, ufak bir engele takılıp tökezledi. Sabırsızlık limanında, yanına gelen diğer yarım işlerle karşılaştı. Coşkunun kesintiye uğramasının izlerini taşıyan bu işler, bulundukları yerde psikolojiye başarısızlık etiketini yapıştırma işiyle meşguldüler. Bu etiketler yapıştıkça biriken işler artıyor, bazen de işe başlama isteği giderek söndüğü için yalnız kalıyorlardı. Bense bir işi bitirinceye kadar sabredemiyor, “Onu da bitiririm.” inancıyla başka bir işe hevesleniyordum. Başlarken de; “Biliyorum bu da yarım kalacak.” diye düşünüyordum.

Artık rahatsız olduğum halde yarım bırakmaya, bir gün bitireceğim diye inanmaya ve buna rağmen yarım bıraktıklarıma el atmamaya devam ediyordum. Giderek, “Sen zaten neyi bitirip başına çıkabilirsin ki?”, “Senin elinden iş çıkmaz, sen en iyisi hiçbir işe başlama.” diye kendime sataşmalarım başladı. İşlerini bitirebilenlere gıpta etmeye başlamıştım. “Bu sabrı nereden buluyorlar?” diye şaşırıyordum. Hayata ve zamana ciddiyet ve sorumluluk gözlüğü ile baktığımı zannediyordum ve fakat beni kuşatan bir görüntü bana yanıldığımı söylüyordu. İş yaparken çekeceğim sıkıntının sonunda, beni karşılayacak olan başarı çerçevesinde harika bir manzara vardı, fakat zihin gözlerim bunu göremiyordu.

Bitirmenin hazzını yakalayamamış bir psikolojinin sonuçlarıydı bu iş bitirememeler ve üretilen mazeretler. Bitirilememiş işlerin kocaman ezici psikolojisi yanında, bozulmuş ve sancı çeken imajlar, insanların karşısına çıktığım yüzümdeki anlamı değiştiriyordu. Yoksa ben işleri bitirememekle kendimi mi bitiriyordum? Yoksa gönül yorgunluğumun bir ucu da buraya mı dayanıyordu? “Yapamam” diye kendi kendime oluşturduğum bu algı, bana pranga olan bu zihinsel yük, enerjimi tüketmek için kolları sıvamış.

Benim acil olarak zihnimdeki işe verdiğim anlamı düzeltmem lâzım galiba. İşlerimi bitirmem gerektiğine dair inancımı kuvvetlendirmeli ve yeni bir sürecin hareket plânını hazırlamalıyım. O zaman “Bismillâh” deyip harekete geçelim.

Başladığı işi bitirmek ne anlama gelir? Bize nasıl etki eder?

– O işin sonucunu önemsemek anlamına gelir.
– Kendisine “başladığı işi bitirme” başarısını yaşatmak anlamına gelir.
– Bu aynı zamanda, o işin faydasından mahrum kalmamak demektir.
– Yeni başlayacağı bir işe, bitirdiği işin tecrübesini de ilâve etme şansını buldurmak demektir.
– Yeni bir işe başlama azmini artırır.
– Kendisine ait olumlu bir imaj oluşur. “Ben buna başlıyorum ve bitireceğim inşallah, ben başarabilirim, bunun örnekleri var” gibi algılar ve tanımlar oluşur ve bu bütün hayatını etkiler.
– İşe başlamak ve uygun zamanda bitirmek, çevremizin güvenini kazandırır ve imajımız güçlenir. İnsanları bizimle iş birliği yapmaya hazırlar.
– Üretkenliğimizi arttırır. Başladığımız işi bitirmekle, zihin daha hızlı ve üretken olur, bu da olumlu bakış açısını destekler.
– İş yapmayı sevdirir. Her bitirilen iş, gelecekte yapılacak işlerin de bitirileceği psikolojik algısını oluşturur.
– Başladığı işleri bitirmek, iş yapanın da birlikte yaşadıklarının da hayatını kolaylaştırır.
– Zihninde bitirilmemiş işlerin birikmesi, dikkatin başka tarafa odaklanmasını engeller, işleri bitirdiğimizde kolaylıkla diğer işe odaklanabiliriz.
– Diyelim ki 10 işi başlayıp bitirdiniz. Bunun zihninize ve psikolojinize etkisi-katkısı 10 iş bitirmiş gibi değil, belki 50-60 iş bitirmiş gibi olur.
– Her bitirilen iş, o işle ilgili başkalarının da işini kolaylaştırır ve bu aynı zamanda hayatın kolaylaştırılması anlamına gelir.
– Çok güzel bir sözde “Her zor iş, vaktinde bitirilmemiş ve yarım bırakılmış küçük işlerin birikmesinden oluşmuştur.” deniyor. Ayrıca “Büyük işleri başaranlar küçük işleri titizlikle yapanlardır.” sözü de, aynı noktaya vurgu yapıyor. Dolayısı ile bir işe başlayıp bitirmek, insanın zihninin başarı kaydı yapmasına, bu da kendisine güvenmesine, değer vermesine ve saygı duymasına ciddi anlamda katkıda bulunur.
– Her bitirilen iş bir basamaktır, sizi yükseltir.
– Her işe başlarken bir başlama hızı ve gücü, yani enerjisi vardır. Her yarım bırakılan iş, bir sonraki işe başlama enerjisini azaltır.
– Yarım kalmış işler yılgınlık ve bıkkınlık oluşturur.
– Yarım bırakılmış bir iş, zihnimizin bir tarafında sürekli olarak tutulur ve başarısızlık bilgisi ve duygusu taşıdığı için de unutkanlığa sebep olur.
– İşleri bitirmemeyi alışkanlık haline getirmek, giderek bunu normal görmeye ve hatta savunmaya zemin hazırlar. Bu da, zihnimize çelme takan yanlış bir alışkanlığın normalleşme sinyalleridir ve itibar kaybına davetiyedir.
– Bitmiş bir işi görmenin gururundan mahrum bırakmaktır kendini.

Hatırımızda tutmalıyız ki, “Motivasyonumuz azaldıkça mazeretlerimiz artar”. Kişisel ve toplumsal olarak ihtiyaç duyulan doğru bir iş tutuş biçimi için, yüksek motivasyona ihtiyacımız var. Bunun var olma ve devam etme sebeplerini oluşturabilmek için gerekli iradeyi, kararlılığı ve sabrı, hepimiz için Allah’tan istiyorum. Dualarımızla efendim…

24.07.2008
Saliha Erdim

annenotlari.com

eğitim kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

OKUL FOBİSİ

Okula yeni başlayan çocuklarda, yeni durumun uyandırdığı belirsizlik duygusu, kısa süre içerisinde yoğun korku duygusuna dönüşebilmektedir.

Birçok çocuk, sözde bahaneler üreterek okula gitmek istemediğini söyler; çoğu zaman öğretmeninden korktuğunu, arkadaşlarının ona iyi davranmadığını, okulun sıkıcı bir yer olduğunu söyler. Hatta çocuğun stresi o derece artar ki, çocukta baş ağrısı, karın ağrısı, ateş şikâyetleri ile birlikte şiddetli bulantı, kusma nöbetleri görülebilir. Bunun yanı sıra iştahsızlık, uykularında bozulma, alınganlık, sinirlilik hâli, içe kapanıklık, tikler de oluşabilir. Okullar; tatil olduğunda ise, çocuk mutlu ve huzurludur, bu şikâyetleri tamamen ortadan kalkmıştır.

Öne sürülen bu psikolojik ve fizîkî mazeretler, aslında birer maske gibi anneden ayrılma endişesini gizlemektedir. Okul çağına kadar anneden ayrılmayan ya da ev dışında fazla tecrübesi olmayan çocuklarda, okul fobisinin daha çok karşımıza çıkması, bize durumun sosyal yaşantı tarzı ile ne kadar yakından ilgili olduğunu göstermektedir. Özellikle bu fobi, okul ortamına ilk kez giriş yapan 1. sınıf veya anasınıfı öğrencilerinde daha sık karşımıza çıkmaktadır ve okul korkusu yaşayan çocuklarımızın sayısı hiç de küçümsenecek kadar az değildir. Eylül ve Ekim ayları boyunca okulların kapılarında bekleyen veliler ve ağlayan çocuklar, alışık olduğumuz manzaralardır.

Çocuklardaki bu gerginlik ve tedirginlik hâli, bir-iki haftayı geçmediği sürece, durumu basit okul korkusu olarak adlandırabiliriz ve gerginliğini sadece yeni duruma adapte olmanın verdiği stresin bir yansıması olarak kabul ederiz. Fakat bu süreç, daha da uzayıp çocuğun okuldaki performansını ve ev hayatını etkilemeye başlayınca “fobi” de başlamış demektir.

Okula gitmek istemeyen çocuk, ya anneden ayrı kaldığı süreç içerisinde annesine bir zarar gelebileceği endişesi taşır, ya da o yanında olmadığı zaman kendisini yetersiz ve korumasız hisseder. Bu yüzden çocuğu okula gitmeye zorlamak, tehdit etmek yerine yapılacak en uygun davranış, okulda yalnız olduğunda dahî tek başına kendine ait işleri yapabileceği yönünde destek vermek ve korkuları hakkında konuşmaktır.

Okul fobisini sadece çocuğun anneye bağlılığından kaynaklanan bir durum olarak izah etmek mümkün değildir. Aynı şekilde anne de çocuğundan ayrılma endişesini taşımaktadır. Okul dönemine kadar bağımlılığını sürdürdüğü, sürekli kontrolü altında tuttuğu en değerli varlığı, artık tüm gün gözünün önünde olmayacak, dış çevreden gelebilecek tehditlerin etkisi altında kalacaktır. Bu düşünce, anneyi içten içe tedirgin eder. Sonuç olarak anne ve çocuğun birbirlerine olan marazî bağımlılığı, okul yıllarında okul fobisi olarak karşımıza çıkar.

Genellikle okul fobisi yaşayan çocukların başarı kaygısı olan, özgüven eksikliği yaşayan, uslu, uyumlu, pasif ve itaatkar çocuklar olması dikkat çeker, çünkü hayatları boyunca hep kollanmaya alışmışlardır.

Okul fobisi olan çocuklara yaklaşım konusunda bilinçli davranmak çok önemlidir; çocuğun isteksizliğinin geçmesi beklenmemeli, okula dönüş bir an önce gerçekleştirilmelidir.  Okuldan ayrı kalınan dönem uzadıkça, çocuğun oturmuş bir sınıf düzenine intibak etmesi daha da zor olacaktır. O okuldan ayrı kaldığı dönem içerisinde sınıftaki diğer çocuklar okula uyumlarını tamamlamış, arkadaşlıklar kurmaya başlamış olacaktır. Bu oturmuş düzen içerisinde kendisine bir yer edinebilmesi ise, onun için daha güç olacaktır.

Bir an önce bu zor göreve başlamalı ve kısıtlı bir süre olsa da okulda vakit geçirilmelidir. İlk günlerde anne, çocuğa okulda eşlik edebilir, fakat her geçen gün çocuğun okulda geçirilen süresi artırılmalı, bunun yanında annenin okulda geçirdiği süre ve çocuğa fizîkî yakınlığı azaltılmalıdır. Bu şekilde bağımlılığı kademeli olarak ortadan kaldırmak ve çocuğu da fazla örselemeden okula alıştırmak hedeflenmelidir.

 Tuba Sökmen

sebnem.org 

 

 

 

eğitim kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »