BARDAĞIN DİBİNDE KALAN ÇAY

Demli Çay
Çayı çok severdi. Günde birkaç defa talebelerine çay demletir ve hep beraber içerlerdi. Bardağına birkaç damla limon damlatırdı.
Barla’da kaldığı günlerde, Eğirdir Dağ Komando Talimgahında binbaşı olan talebesi Hulûsi Bey onu ziyarete gelmişti.
Hulûsi Bey çok değer verdiği bir talebesiydi. Onunla yaptığı mektuplaşmaların neticesinde pek çok risale ortaya çıkmıştı. Hatta Mektubat adlı eser bu şekilde meydana gelmişti.
Talebesine çay ikram etmek istedi. Zaman zaman gelip, hizmetini gören talebelerinden hiçbirisi yanında yoktu. İki bardağı vardı: Birisi küçük, diğeri ise büyük ve saplı…
Küçük olana kendi çayını doldurdu; büyük ve saplı olana da misafiri Hulûsi Beye…
Hulûsi Bey, her ne kadar, “Zahmet etmeyin Üstadım, ben yapayım” dediyse de Bediüzzaman dinlemedi ve misafirine kendi elleriyle demlediği çayı ikram etti.
Hulûsi Bey, çayı demli severdi. Bediüzzaman’ın ona doldurduğu çay ise hem demli, hem de büyük bardakla idi.
Üstadıyla yaptığı sohbetin demiyle, demli çay güzel bir birliktelik oluşturmuştu. İştahla çayını içti.
Bardağın dibinde birazcık çay kalmıştı.
Bu, Bediüzzaman’ın hemen dikkatini çekti. Misafirini kırmak da istemedi. Yumuşak bir üslupla:
“Kardeşim,” dedi. “Sen sünnet bilmez misin…”
Hulûsi Bey mahcup olmuştu. Bardağın dibinde kalan son yudumu da içti. Büyük bir ders almıştı, hem de uygulamalı…
Ömrünün sonuna kadar bu sünneti uyguladı ve gördüğü herkesi uyardı.
 
Bediüzzaman’la Yaşayan Öyküler (2) Kitabı
Nesil Yayınları

sezgiler.com

Reklamlar
hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

ÇANAKKALE SAVAŞI’NDAN İBRETLİK HİKAYELER

YETİŞ YA MUHAMMED(SAV)!

Çanakkale en zorlu günlerinden birini geçiriyor. Küffar ordusunun askerleri ilk defa karaya ayak basmıştır, ellerindeki üstün silah ve teçhizatla saldırıya geçerler. O zamanlar Osmanlı’nın müttefiki olan Almanya ordusuna mensup bazı subaylar da cephede bulunmaktadır. Şimdi bu subaylardan birine kulak verelim.

Alman Subay Sanders anlatıyor:

Çok dehşetli bir saldırı karşısında kalmıştık. Karaya çıkan İngiliz askerlerini gemiden top atışları ve makineli tüfekler destekliyordu. Bulunduğumuz siperlerden değil hareket etmek, en küçük bir hareket belirtisi bile onlarca mermiyi hemen o hareket noktasına çekiyordu.
Mevzilerden elini kaldıranın eli, miğferini kaldıranın miğferi parçalanıyordu. Böyle bir sağanak altında çaresizlik içinde beklemekten başka bir şey yapamıyorduk.

Bu şekilde ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Birden bulunduğum yerden yaklaşık on beş metre uzağımızdan korkunç bir ses geldi. Sesle birlikte bir Türk askeri siperden kalktı, düşmana doğru koşmaya başladı. Hem koşuyor hem kollarını sağa sola sallıyor, hem de sesi çıktığı kadar bağırıyordu. Yanımda bulunan tercümanıma dedim ki:

–Şu koşan asker ne diyor?

–Komutanım! “Yetiş ya Muhammed Kitabın elden gidiyor!” diye bağırıyor.

Böyle bir manzarayı tarih görmemiştir. Asker sanki üzüm toplar gibi düşman mermilerini elleriyle topluyordu. Onu gören diğer askerler de siperlerinden hareketlendi ve o anda çok çetin bir savaş başladı. Kısa zaman sonra karaya çıkan İngiliz birliğinden geriye yerde yatan asker cesetlerinden başka bir şey görünmüyordu.

GAZİ MEHMET AŞKIN’IN ANLATTIKLARI

“İngiliz donanması Saroz’dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:

“Kardeşim niçin böyle ah edip ağlarsın, benim ciğerimi dağlarsın! Allah’ ın verdiğine merhaba! Takdir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazası geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladığım savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sağ kalırsan, anamın elini benim için de öp! Emzirdiği sütleri helal etsin!” dedikten sonra:

“Başımı kıbleye doğru çevir!” diyebildi… Ruhu çoktan uçmuştu…

“Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir müddet sessiz kaldı ve sonra: “Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!” dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti

“Karayürek deresi’ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doldurduğum suyun kan olduğunu anladım.”

İNSANLIK DERSİ

Çanakkale Savaşlar’ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:
“Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri de kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:
– Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:
“Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün”. Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaranın yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler…”

Fransız Generali BRIDGES
Çanakkale Savaşları komutanı.

http://canakkale-film.com/

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

GERÇEK ZENGİN

Varlıklı bir kişi İbrahim bin Edhem Hazretlerine yardım etmek istedi. İbrahim bin Edhem:

“Yardımını gerçekten zenginsen kabul ederim.” dedi.Adam gerçekten zengin olduğunu,bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi.Büyük veli sordu:

“Ne kadar paran var?”

“Üç bin altınım var.”

“Dört bin olmasını istemez misin?”

“Elbette isterim.” “Beş bin olmasını?”

“İsterim.”

“On bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?”

“Şüphesiz çok sevinirim.”

“Zengin olduğunu söylüyorsun ama,sen gerçekte züğürdün birisin.Sen on bin değil yüz bin altının da olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin.Kanaatı olmayan insan zengin sayılmaz.Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul edecektim.”

İrfan takvimleri

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

ÇOK MANİDAR BİR KISSA

80’ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:
–   Bu ne oğlum?

Oğlu şaşkın, cevapladı:
–   O bir karga baba.

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:
–   Bu ne oğlum?

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:
–   Baba, o bir karga

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu:
–   Bu ne?

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:
– O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun ?!

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:
–   Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun ?!

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü.
Bu bir hâtıra defteriydi.
Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi:

‘Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim.
Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu…’

‘Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.’  – (İsra Suresi, 23. ayet)

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

ŞEHR-İ RAMAZAN

BOYUM KUR’AN-I KERİME YARDIMSIZ YETİŞENE DEK, ONU “ŞEHİR” KELİMESİNE İZAFETEN BİR TAMLAMA OLARAK ANLADIM. BU ÇAĞRIŞIM HÂLÂ HOŞUMA GİDİYOR, ŞEHRİN GEÇİRDİĞİ OLAĞANÜSTÜ HALE DE UYUYORDU. BİLLAH RAMAZAN GELMESE BU ŞEHİRLER İNSANİYETİ HEPTEN UNUTUR, UNUTTURUR. BİR AYLIK İLAHİ TENEZZÜH SAYESİNDE KENTLER ATIKLAR VE BATIKLAR ŞEHRİ OLMAKTAN ÇIKIYOR, RAMAZAN ŞEHRİ OLUYORDU.

Ramazana bir gün kala şehrin en büyük mezarlığının da olduğu Tekke Tepesi’ne gider, dönerken de “Ay gördüm Allah, Amentübillah!” diye bağırarak cümbür cemaat mahâlleye girerdik. Bu sefer herkes gitti ben ayak sürüdüm, “ben size yetişirim!” diyerek, akranlarımdan ayrıldım. Patikanın iptidasından taze doğan hilal endamında biri belirdi. Bu tenhada şimdiye kadar gördüğüm hiç kimseye benzemeyen bu kişiden korkmam gerekirdi, ama yaklaşınca bütün kaygılar bitti… Selam verdi, nefesi saçlarımı okşadı:

-Kaç yaşındasın çocuk
-Yedi… Ya sen!
-Ben Ademle beraber dünyaya geldim.
-Hangi Adem!
-İlk insan ve peygamber olan.
-Kaç yaşında oluyorsun!
-Hesabını bilmem ben sadece senede bir dünyaya gönderilirim, bütün şehirleri gezerim. Anlayasın diye söylüyorum…

Bu kadar genç birinin hesaplanamayacak bir yaşta olmasını doğrusu aklım almamıştı. Ama bu yakışıklılıkta ve endamda biri de yalan söyleyecek değildi ya.

-Nuh’un zamanında da, İbrahim’in zamanında da vardım, her kavmi tanıdım her şehre girdim. Son peygamberin gelişiyle rüştümü tamamladım; cennet ehli olduğum için hep otuz üç yaşında gösteririm. Ümmet-i Muhammed beni Ramazan adıyla bilir. İlden ile gezer amel defterlerini temizler dönerim.

Ben dünyada böyle güzel görmedim, ben dünyada böyle temiz bir dost tanımadım. *

Evlerde Ramazan geldi gelecek telaşı, karşılama orucu tutuyor hanenin hanımları. Beylerin çoğunlukla nafileye yüzü yok.

-Anne, ben Ramazan’ı gördüm.
-Tabii oğlum, çocuklar görür.
Ramazan öncesi haftanın Cuma namazındayız.

Hoca hutbe okuyor, “Şehr-i Ramazan elleziiy….” bu kadarını anladım ayetin. Boyum Kur’an-ı Kerim’e yardımsız yetişene dek, onu “şehir” kelimesine izafeten bir tamlama olarak anladım. Bu çağrışım hâlâ hoşuma gidiyor, şehrin geçirdiği olağanüstü hâle de uyuyordu. Billah Ramazan gelmese bu şehirler insaniyeti hepten unutur, unutturur. Bir aylık ilahi tenezzüh sayesinde şehirler, atıklar ve batıklar şehri olmaktan çıkıyor, Ramazan Şehri oluyordu. Şafak gül gibi terliyor, çeşmelerden sular gümüş gibi akıyor, kuşlar şeker dilli şekerler kuş dilli…

İlk sahur…
-Ağzını çalkala oğlum!
-Tamam.
Vakit öğledir. Müthiş acıktım.
-Yemeğe çocuklar, size yarım gün oruç yeter.

Sonra ve daha sonraki yıllar tam gün oruca terfi ettik. Gün tam, ama orucun tamı ne gezsin bizde; yaptığımız ağzımızı kilitlemek ve Kitap ile meşguliyeti yoğunlaştırarak olabildiğince uzlete çekilmek, kalp kırmadan, can yakmadan iftarı beklemek… Avam orucu işte!

Orucun on dördüncü gününe kadar hilal yüzlü dostum her gün göründü ve her gün bir önceki günden daha güzeldi. Dolunay hâline gelmişti, gülümsüyordu, memnundu:

-Çocuk! Şehrin neredeyse tamamının amel defterlerini temizledim!
-Yaa!
-Evet.
-Ya benimki.
-Sen daha çocuksun.

Ertesi gün ve daha ertesi gün “Elveda Ya Şehr-i Ramazan” havası esmeye başladı. Evlerde bayram temizliği, odalarda kireç kokusu.

Bayramdan evvelki Cuma. Fıtır sadakasından bahsediyor imam efendi. Herkes barışmalı diyor. Eh zaten biliyoruz, bir de harçlık mevzuunda cömert davranılmasına dair bir şeyler söyleseniz, minberin ağırlığına zeval mi gelir?

Arefe günü… Ben artık o amel defterine bakılmaya gerek görülmeyen çocuk değilim.

Kırk yıl önce ilk karşılaştığımız patikadan çıkıyorum, meramım görünüşte kabristanı gezmek, ama gerçekte Ramazan’ı görmek. Aradan onca yıl geçti on yıllar geçti, Tekke tepesine hep o güzeller güzeli dostumu görürüm diye gittim, nafile. Şimdi yine yolları gözlüyorum geldi gelecek umuduyla… Yok, yok, yok.

Oydu. Geliyordu daha doğrusu gidiyordu.
Yine önce o selam verdi, ama söze ben girdim
-Yorgun görünüyorsun.
-Sen de yaşlanmışsın.
Sen dedi. Senli benli konuştu, ne saadet, demek beni unutmamıştı.
-Amel defterlerini temizledin mi yine?
-Evet.
-Ya benimki.
Cevap yerine, nar tanesi içindeki beyaz çekirdek gibi gülümsedi…
-Ona  cevap vermek, beni aşar.

Dur, gitme, kal desem, biliyorum fayda etmez; Saadet on bir ayda bir gelir dünyaya ve gider. Ağır adımlarla tepeyi aştı ve incele incele bulutlara gark oldu. Elveda dostum. Seni seviyorum, seni çok seviyorum. Seni sevenleri sen de seversin, bu bayram olmazsa gelecek bayram benim amel defterimi de yedi yaşında bir çocuğun saflığına döndüreceğini umuyorum.

Elveda Ya Şehr-i Ramazan!

Berat DEMİRCİ

Sayı:33

Yağmur Dergisi

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

REYYAN

Şemseddin YAPAR

MERAKIM BATSIN, MERAKLANMIŞTIM. YAKINDAN BAKINCA BİR KISMI BÜYÜK BİR KISMI KÜÇÜK HARFLERLE YARIM YAMALAK OKUNABİLEN “RABBİM BENİ REYYAN’A YAZ” SÖZLERİNİ SEÇTİM. BİR KIZ İSMİYDİ BU BE! KAFAM ÇIFIT ÇARŞISINA DÖNDÜ BİRDEN.
Kara sinek, ahşap sehpanın üstündeki fesleğenin açık yeşil yapracıklarından kalktı, elimdeki tatlı tabağının çevresinde birkaç manevra yaptı. Yaklaştı, uzaklaştı. Kat kat baklava diliminden aşağıya, beyaz porselen zemine doğru akmış, hamur kırıklı, ceviz parçacıklı şerbet gölünün sahiline kondu, hemen kalktı. Tekrar kondu. Ürkütmemek için tabağı hareketsiz tuttum. Oynatmadım.

Arka kısmı kara tüylü şişman kara sinek, elimde kımıltısız tuttuğum baklava tepesine yaklaştı. Yassı kafasının altından çatallı, ucu yassı hortumunu çıkardı. Sarımsı şerbet deryasından nasiplenmeye başladı. Somurdu, somurdu. İçine çektiği yerin tadı hoşuna gitmemiş gibi, biraz uzağa, biraz yakına yer değiştirdi. Ha babam somuruyordu. Nevalesi bitecek gibi değildi. Bir kara sineğin cirmi ne ki, yediği ne olsun! Şerbet deryasından hiç eksiltemedi. Geri çekildi. Ön ayaklarıyla antenlerini sildi, yalandı. Arka ayaklarıyla kanatlarını sıvadı. Sırtının kambur kısımlarına kadar masajı ilerletti. Banyoda kendi sırtını keselemeye çabalayan şişman birine benziyordu.

Sineğin sabun köpüklü lifi ulaştırmaya çalıştığı yerde, İki kürek kemiğimin arasında bir dirsek darbesiyle şimşeklendim. Ne olduğunu anlamak için refleks hareketiyle geri döndüm. Abim ağzını yamuşturmuş Bruce Lee tavırlarıyla bana bakıyordu. Dirseği hâlâ doksan derece hamle pozisyonundaydı. Kare donmuştu. Film ilerlemiyordu. Ben konuşmasam o sadist zevkinin doruklarından inmeye niyetli değildi. Açık çenesiyle dişlerini gösteriyordu:

– Heayth! Kamburlaşma!

Sırtımdaki sinirler, dirsek yumrusunun indiği yerden omur tırtırlarımın çevresine acıyı damar damar yayıverdi. Birkaç saniye sonra da o bölge alev alev yanmaya başladı. Sanki bir kürek kızıl köz getirmişler de oracığa basmışlar gibiydi.

Abim annemin gönüllü kolluk kuvvetiydi. Annemin benim için geliştirdiği bazı beden düzeltme teorilerini pratiğe aktarırdı. Bunu zevkle yapardı. Takışmaya değmezdi.

Annem bu sıralar duruşuma takmıştı. “Kambur olacak bu oğlan kambur.” diyordu. Gelip geçerken sırtıma bastırıyor, oturuşumu düzeltiyordu. Elinin uzanamadığı zamanlarda gözbebeklerini yuvarlıyor, bakış zoruyla bana dik duruş öğretiyordu.

Ortalıkta sinek minek kalmamıştı. Ben de deminki zarkanatlı gibi tabaktaki nasibimi bitirmeden kalktım. Montumu alıp fırladım sokağa. Sokakta gelip geçen insanları kamburu çıkanlar ve dik duranlar diye iki grup hâlinde görmeye başladım.

Şu bakkal bu kadar başı önünde miydi? O pideci çırağı niye bu kadar dik yürüme çabasında ki? Saçlarını da o biçim geriye jölelemiş. Kime ne ispat edecek? Ya şu orta yaşlı amca daha babam yaşında; ama neredeyse iki büklüm. Bu gözle bakınca, kendimi kamburlar, dik yürüyenler, dümeni eğriler, sırtı bombeliler ve oklava yutmuşlar cumhuriyetinde gibi hissettim. Gönlüm ezik, gururum incinmiş bir şekilde gezdim kaldırımları.

Canım sıkıldıkça, sevinçli bir şey oldukça, anlatacağım bir mesele olunca ya da hiç yoktan Ekrem Abiler’e gider olmuştum. Sağ olsunlar geri de çevirmezlerdi. Değil geri çevirmek, her zaman el üstünde tutarlardı bizleri, alabildiğine gönülden davranırlardı.

Canım sıkılmıştı. Abimin dirsek acısı sırtımda, asıl ağırlık yüreğimde, Ekrem Abiler’e yollandım. Zili çaldım, içeri girdim. O gün yeni bir abi gelmişti eve. Misafir değilmiş, artık burada kalacakmış. Kalacakmış ama bana biraz garip geldi. Adı Raif’ti.

Raif Abi’nin garipliği duruşundaydı: Basbayağı kamburdu. Sırtında küçük bir basketbol topu saklı gibiydi. Kamburluğu kalıcı değildi. Sanki kendi isteğiyle kamburlaşıyor gibiydi. Tipine baksanız süklüm püklüm, içine kapanık bir mıymıntı derdiniz. Oysa konuşması, sohbeti, muhabbeti hiç de öyle değildi. Şen şatır bir sohbet adamıydı. Yaşar Kemal’in sırım gibi delikanlı İnce Memet’i sofra başında nasıl yumak kirpi gibi yumuk yumuk, tortop oturuyorsa Raif Abi de o dalyan cüssesine rağmen kamburunu çıkardıkça çıkarıyor, Victor Hugo’nun Quasimodo’su gibi yamuklaştırıyordu bedenini. İlginç bir kişilikti vesselâm!

Her zaman yanında bir hadis kitabı taşırdı. Kütüb-i Sitte’den miydi, Buhari’den miydi, şimdi hatırlayamayacağım. Belki de Riyazüssalihin’di. Bu cildi yıpranmış kitabın vişne çürüğü ipi hep cennet bahsinde dururdu. Bu bahsin hadislerinden birinin altı kırmızı tükenmez kalemle çizilmiş, çizginin üstünden birkaç defa gidilmişti: “Cehennem nefsin hoşuna giden şeylerle, cennet de nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle çevrilidir.”

Raif Abi’nin sağ elinin orta parmağında kalın denebilecek bir gümüş yüzük dururdu. Temizlik konusunda titiz biriydi. Tuvalete giderken saatini, yüzüğünü üşenmeden çıkarır, abdestini aldıktan sonra bunları yeniden takardı.

Bir gün kendisi lavaboya uğramışken saatini aldım, evirdim çevirdim, markasına baktım. Yüzüğünü aldım parmağıma taktım. Biraz bol geliyordu bana. Çıkardım. Üstünde çapraz çizgiler vardı. İç tarafını inceledim. Belli belirsiz çizgiler vardı orada. Bu silik çizgiler bazı kelimelerin kargacık burgacık harflerinden başka bir şey değildi. Harfler elle yazılmıştı. Belki de bir bıçak ucuyla falan kazınmıştı, gümüş yüzüğün iç kısmına.

Merakım batsın, meraklanmıştım. Yakından bakınca bir kısmı büyük bir kısmı küçük harflerle yarım yamalak okunabilen “Rabbim beni REYYAN’a yaz” sözlerini seçtim. Bir kız ismiydi bu be! Kafam çıfıt çarşısına döndü birden. Aklımdan envai türlü şüphe geçti. Raif Abi dediğimiz kişi anasının gözüymüş meğer.

Bu küçük dedektiflik macerasından sonra, Raif Abi’nin benim gözümdeki kamburumsu mahcup görüntüsüne, çevresinden bir gönül ilişkisi saklayan utangaç bir âşık silüeti eklendi. Bu bakış değişikliği, ona olan muhabbetimde epey azalmaya sebep oldu. Nasıl olmasın, adam düpedüz bizi aptal yerine koyuyor, bu melek gibi abilerin arasında yuvalanıp dışarıda fıstıkçılık yapıyordu. Safi bakışlı bu insanlara nasıl da ehli kalp bir veli gibi görünüyordu. Pes doğrusu!

Bir gün Ekrem Abiler’in evinden kendi evime çıkmak üzereydim. Çay sohbetinin son demleriydi. Bilirsiniz çaydanlıktaki çayın miktarıyla sohbetin demlenmesi ters orantılıdır. Zaman ilerledikçe sohbet koyulaşır, kıvamlanır. İsteseniz de ayrılamazsınız çay tepsisinin çevresinde oluşan muhabbetin çekim gücünden. Laf ballandıkça ballanır, söz tatlandıkça tatlanır.

O zaman da laf lafı açmıştı, herkes öncekinin bıraktığı yerden alıp diğerine teslim ediyordu lafı. Bir bayrak yarışıdır gidiyordu. Ben de sırası gelince annemin kambur duruşum hakkında söylediklerinden, abimin sırtımı düzeltmek için uyguladığı dirsek darbelerinden yakındım. Yaşadıklarımdan, hislerimden söz ettim. Bir genç olarak bana karışılmasından ne kadar sıkıldığımı paylaştım. Paylaştım paylaşmasına da nereden bilirdim söylediklerimle oradaki birini, Raif Abi’nin kambur sırtını dürtüklediğimi.

Raif Abi, kendi kamburunu da ilgilendiren bir sohbetin ikliminde olduğunu sezmişti:

Olsun be kardeşim, dedi olsun, burada kambur derler adama amma mahşer meydanında harama bakmayanlar içinde anılır adın, harama bakmamak için sokakta başını öne eğerek gezenler grubunda çağrılır adın. Hem haram görüntülere bakmayanları cennetin Reyyan kapısından alacaklarmış içeri.

Gözleri dolu dolu olmuştu. Dokunsan ağlayacaktı. İşlemcisi düşük beynimle ben neye uğradığımı şaşırmıştım. Kafama dank etmişti koca bir şey. Yeni anlamıştım yüzüğün içindeki “Rabbim beni REYYAN’a yaz” cümlesini, bu cümledeki Reyyan’ın ne manaya geldiğini. Yanarım da bu cennetlik abi hakkında böyle düşündüğüme yanarım.

Raif Abi gözyaşlarına sahip olmaya çalışarak ekledi:

– Sen yeter ki bakışlarını sokaktaki haram görüntülerden koru! Bunun için başın önde yürümüşsün, kamburlaşmışsın, tipin kaymış, ne zararı var! Cennetin Reyyan kapısından alırlar seni, işin gümüş olur o zaman!
sayı:31

yagmurdergisi.com.tr

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

600 AĞAÇLI HURMA BAHÇESİNİ BAĞIŞLADI

“Ebu Talha’nın elinden topla tüfekle alınması mümkün olmayan 600 ağaçlı hurma bahçesini, kendi rızası ile fakir fukaraya verdiren duygu, iman şuurundan başka ne olabilirdi?”

MESCİD-İ Saadet’te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah’ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu: ” Muhtaçlara, fakirlere yardım ederken malınızın kötüsünü değil de, iyisini vermedikçe imân-ı kâmile (olgun iman) kavuşamazsınız. İmânda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağaşlayınız.”

Âyet-i Kerîmeyi büyük bir dikkat ve hassasiyetle dinleyenlerin içinde Ebu Talha da bulunuyordu. Ebu Talha’nın Mescid-i Saadet’e yakın bir yerde, içinde 600 hurma ağacı bulunan pek kıymetli bir hurma bahçesi vardı. Sık sık dâvet ettiği Resûlullah’a burada ikramda bulunurdu..

Bu zat derin bir vecd ve huşuu içinde Âyet-i Kerimeyi dinledikten soma ayağa kalkarak şu açıklamayı yaptı. «- Yâ Resûlellah, benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevgili olan, işte şu şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibaren Allah rızası için onu Allah’ın Resûlüne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakire verebilirsiniz.

Bu sözleri söyledikten soma Ebu Talha, sevinçli ve neş’eli bir hal ile kararını tatbik için Mescid-i Şerifden çıkarak bahçeye gitti.

Bir hurma ağacının gölgesinde oturan hanımı ile duvarın dışında bekleyen Ebu Talha arasında şu ibretli konuşma oldu:
Hanımı: “- Yâ Eba Talha, duvarın dışında ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!”
Ebu Talha: “- Ben içeri giremem, sen eşyanı toplayıp da dışarı çıksan ya!”
Hanımı: “- Neden yâ Eba Talha, bu bahçe bizim değil mi? ”
Ebu Talha: “- Hayır, artık bu bahçe Medine fukarasınındır. diyerek Âyet-i Kerîmeyi ve verdiği kararını anlattı. Hanımının ” İkimiz namına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın? ” diye bir sualine “-ikimiz namına” diye cevap veren Ebu Talha, bu sefer hanımından şu sözleri işitti:
” – Allah senden razı olsun Eba Talha. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim; Allah hayrımızı kabul buyursun, işte ben de geliyorum! ”

Aziz okuyucu, müsaade buyurursanız burada bir sual sormak istiyorum: -Ebu Talha’nın elinden topla tüfekle alınması mümkün olmayan bu 600 ağaçlı hurma bahçesini, kendi rızası ile fukaraya verdiren nedir?

– O’nu böyle içtimai (sosyal) fedakârlığa sevkeden bu tesir edici sebebin memleket sathında bütün insanlarda kökleşip kuvvetlenmesi halinde nasıl bir netice doğar?

– Değil âhiretimiz, dünyamızın dahi intizama girmesi için bu müessire şiddetle muhtaç değil miyiz?

Sorular uzayabilir ama isterseniz son sorumuz şu olsun: -Ebu Talha’ya bu fedakârlığı yaptıran müeyyidenin aleyhinde bulunmak, bu duygu ve îmân kuvvetinin bütün insanlarda yerleşmesine mani olmayı düşünmek, fukaraya yapılan yardımın aleyhinde bulunmak kadar gayr-ı insani ve ahmakça bir düşünce mahsulü olmaz mı?”
Ahmed ŞAHİN

hikayeler-kıssalar kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »